tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kadın Cinayetleri, Kadın Bedeni, Çıplaklık

KADIN CİNAYETLERİ, KADIN BEDENİ, ÇIPLAKLIK

Sevin Okyay

Destar Tiyatro’nun Sechu Sende uyarlaması Merheba, İstanbul sahnelerinde dördüncü ayına girdi. Yabancı basında, özellikle İspanyol basınında Türk basınından çok daha fazla yer alan Merheba, yenilikçi tiyatro biçimi kadar Özgecan Aslan‘dan sonra 60 kadının daha öldürüldüğü Türkiye’de kadına bakışıyla da dikkat çekiyor. ABD’deki bazı kadın tiyatro dergilerinde “Merheba’nın ataerki karşıtlığı ve anti-militarizm ilişkisi üzerine getirdiği güçlü bakış” olumlu yorumlara yol açıyor: “Kadın tanımının ve bedeninin eril yapılandırılması ve bunun dille ilişkisi üzerine farklı ve yeni tezi var Merheba’nın,” gibi.
Fatmagul Berktay

Oyunun dökümanter bölümünde yer alan siyaset bilimleri profesörü Fatmagül Berktay, “Kadınlara ilişkin eril imgeler hep çelişkilidir,” diyor. Türkiye’de kadın çalışmalarının en önemli adlarından Berktay’a göre, “Kadınlardan hem iyi hem kötü, hem kutsal hem dünyevi, hem bakire hem fahişe, hem melek hem şeytan olmaları beklenir. Gene de tutarlı olan bir şey vardır: kadın daima erkeğin “öteki”si olarak kurgulanır ve bağımsız öznelliği inkar edilir. Bu “öteki” erkeğin temsil ettiği varsayılan uygarlık, kültür ve akla karşı denetimsiz doğanın, kaosun ve hayvansı içgüdülerin yıkıcılığıyla ilişkilendirilen “yaban”dır ve dolayısıyla tecavüz, şiddet vb. pratik ve ideolojik araçlar kullanılarak erkek egemenliği tarafından denetim altına alınmak zorundadır. Yoksa her an “uygarlık kampı”ndan kaçıp ortalığı darma duman etmesi (“fitne ve fesat” yaratması) işten bile değildir. Kadınların, yüz yıllardır erkekleri akıl ve ahlak yolundan saptırıp baştan çıkaran, onları salt fiziksel/cinsel varoluşun batağına çeken zehirli ve meşum imgeler olarak resmedilmeleri bu yüzdendir.
Kadınların erkeklerden çok, doğanın dilsiz varlıklarına (hayvanlar vb.) yakın olduklarının varsayılması da gene bu yüzdendir. Varolan dil de bu eril imgeleri taşır ve yeniden üretilmesine hizmet eder. Dolayısıyla kadınların kendi dilleri içinde dilsiz kalabilmeleri hiç de şaşırtıcı değildir.” diyor.
İlk kez bir tiyatro oyununda rol alan Prof. Berkay bu konuda ise “Egemen erkeklik ve kadınlık imgelerini, kadının toplumsal denetiminin aracı olarak erkek şiddetini ve dilin masumiyetini sorunsallaştıran bir oyunun eril iktidara yönelik ideolojik bir meydan okuma olduğunu düşünüyorum. “Merheba” da küçük de olsa bir yer almamın nedeni de, böyle bir meydan okumanın parçası olmak isteyişim. Ben Mehmet Atak’ın emek verdiği her türlü işin hem doğru, hem de iyi olacağına inandığım için baştan açık kart vermiş durumdaydım zaten – oyunu izleyen öğrencilerimle ve arkadaşlarımla konuştukça bu inanç bir kere daha teyit edilmiş oldu. Böyle bir oyunda yer almış olmaktan onur duyduğumu söylemek istiyorum. Özellikle içinden geçtiğimiz süreçte böylesi, her açıdan cesur ve nitelikli işlerin ne kadar önemli olduğunu zaten söylemeye gerek yok. Her şeye rağmen hayatı, dostluğu, şiddetsizlik özlemini ve cesareti kutlamak için!” diye açıklıyor.
Aslı Erdogan

Merheba’nın dört monoloğunu yazan Aslı Erdoğan ise “İnsan ancak soyunarak yazabilir, çıplağın altında yüzülmüş deri vardır. Edebiyatın doğuşu, yasa ve destanın, eril dilin doğuşuyla eş zamanlıdır. Akit ve emirle. Kadın hep erkeğin tanımıyla erkek özne tarafından anlatıldı. Yüzyıllardır nesneleştirildi ve susturuldu. Soyunurken bile erkek bakışıyla, erkek tarafından soyuluyordu yani giydiriliyordu. Çıplaklığı, erkeğin tanımladığı giydirilmiş giysisiydi. Bunun uç örneğini, nü resimlerde John Berger verir: eline bir ayna tutuşturulmuş kadın resmine ‘kendine hayranlık’ adını verir. Son iki yüzyıllık sürece, anoninlikten çıkma mücadelesine kadar kadın ‘boşluk yaratık’tır. Ben yazımda kadın bedenini İteka’ya dönüş olarak görüyorum. Kadın Odysseus için bir İteka yoktur. Çünkü kendi bedeninden koparılmıştır. Onun için ben kadını hep bir yara, eksik kalan, kopuş, yitiş, parçalanmayla betimliyorum” diyor.
Mehmet Atak

Merheba’yı tasarlayan ve yöneten Mehmet Atak “Merheba’nın iki kanavasından biri, hiçbir dilin masum olmadığı, fena halde ataeerkil olduğu,” diyor. “Medeniyet başlangıcı sayılan yazının bulunuşu ihtiyaç fazlası artık değer birikimi, bunun güvenliği ve kentleşme, işbölümü ve aterkinin menşei ailenin çıkışıyla eş zamanlıdır. Nafile ölümsüz arayışı, artık değerin miras olarak aktarımı ve soy üzerinden başka erkek bedenler üzerinden var olma yanılsamasını getirir. O tarihten beridir ki, kadın hep kendine rağmen aterkil tanımlanmıştır. Anne, karı vd eril tanımlamaların gerçek dişille alakası yoktur. Keza kadın bedeni, onun nerelerinin nasıl örtüleceği de hep konjoktürel statükolara hizmet edecek biçimde eril belirlenir. Çıplaklık hep korkutur, çünkü tektipleştirilemez, böylece kolay kontrol edilemez o sebeple de özellikle din ve örf paraflarından adeta ‘şeytanileştirilir’. İnsan bedeni dışında eril anlamlar yüklenir. Yoksa bir beden uzvu olması açısından penisimizle burnumuzun, vajinamızla kulağımızın bir farkı yoktur. İğrenç bir tahakküm tezahürü olan tecavüz vukuatına baktığınızda tecavüzcü ya da kurbanın çıplak olması binde bir bile değildir.”
Sıfır bütçeyle sahnelenen Merheba’nın pek çok ihtiyacı için internete duyurular konmuş. Hareket oyuncusu da internetten aranmış ama bu ilana sadece tek cevap gelmiş. Atak “Sedece Burcu başvurdu, onu sadece Afrika Dansı’nda seyretmiştim, riskliydi, ama sonucu çok iyi oldu,” diye değerlendiriyor bu adayı. “Burcu denemeye açık, çok disiplinli ve çalışkan ve de enerjisi çok yüksek bir oyuncu. Oyun için şans oldu. Başvuran olmamasının nedeni ise duyuruda açıkça belirtilen hareket oyuncusunun sahnede çıplak olacağıydı. Yine maalesef bu genelde oyuncu insanların da zeitgeist vasatında olduklarının göstergesi. Omuzunun da memesinin de birer enstrümanı olduğunu farketmek yerine birine zamanın ruhuna göre suje olarak taşımadığı başka bir eril ezber yüklüyor” diyor.
Burcu Eken

Oyunda yer çekimine karşı sert bir mücadele veren Burcu Eken ise bu konuda “Merheba’nın dansçı arayışını gördüğümde ilgimi çeken hareket oyuncusunun ‘çıplak’ oynayacağı değil yaklaşık iki dakika boyunca amutta bir fotoğraf karesi gibi hareketsiz duracak olmasıydı! Sakatlanma riski olan bir hareket dizgesinin olacağının da altını çiziyordu Mehmet Atak. Yoğun bir bedensel çalışma sürecine gireceğim için oldukça heyecanlıydım. Çıplaklığın bir ‘algı’ meselesi olduğunun güzel bir örneğiydi bence bu” diyor ve ekliyor “Sahnede çıplaklık? Nasıl ki kostüm, aksesuar,dekor, ışık- performans oyuncusunun sahnedeki dışavurumunun önemli yardımcıları olabiliyorsa bir ifade aracı olarak ‘bedenin çıplaklığı’ da odur. Sahnedeki anlatımın yoğunluğuna hizmet eden, gerektiğinde/tercih edildiğinde kullanılabilecek, diğer unsurlar gibi ‘bir araç’ Kaldı ki performans sanatçısının en önemli malzemesi bedeni ve o bedenin sahip olduğu bütün potansiyel olanaklar. Kendi sınırını belirlemek, yıkmak, yeniden oluşturmak da yine her performans sanatçısının kendisine göre değişiklik gösteren bir süreç.Kendi performans sürecim boyunca anlamdaki, bedendeki, sahnedeki, ‘şeylerdeki’ sınır duygusu hep beni kendine çekti.”


Merheba’nın cinsellik dışı sorgulayıcı çıplaklığının hızla muhafazakârlaşılan günümüzde tepki alıp almadığı soruyoruz “Hayır,” diyor “Dramaturglarımızın biri mütedeyyin bir kadın. Pek çok mütedeyyin insan seyretti. Yazar Cihan Aktaş ve Yıldız Ramazanoğlu çok güzel birer değerlendirme yazdılar. İki mütedeyyin dergide güzel geniş yazılar çıktı”. Peki, Merheba’dan tedirgin olanlar yok mu? “Var tabii ama bu eril tahakküme karşı estetik bir sorgulama, başkaldırı olan insan bedeninin çıplaklığı üzerinden olmadı hiç. Kürt ya da Türk milliyetçilerden rahatsız olanlar oldu, kendini sol olarak tanımlayanlardan ataerkinin başat mesele alınmasına tepkiler oldu. Ama muhteviyattan ziyade biçim üzerine tepkiler daha fazlaydı. Merheba, illa de kategorileştirmek gerekiyorsa, post- modern ertesinin tiyatrosu. Lineer, hikâyenin dışarıda bırakıldığı her yegane seyircinin kendi meşrebi ve biyografisiyle bağlantılarını kurabileceği peşpeşe dikey bölümlerden oluşan bir simülasyonda, seyirciye bir şey öğretmeyen, onun da zihnen dinamik olduğu bir dertleşme, temas süreci. Ponovsky’nin ‘habit/forming force’ dediği empoze edilmiş alışkanlık oluşturucu gücün taasubunu kıramamış tiyatro seyircisi için ‘tiyatro bile değil’ Merheba”.


Hareketli enstalasyon olarak Merheba’nın dekorunu oluşturan 29 karelik fotoğraf çekimi için gereken, bir koreografiyi çıplak uygulayacak beş kadın ve beş erkek oyuncu için de internet duyurularına başvurulmuş. “Bizim bugün yaşadığımız erkeklik ya da kadınlık durumunun %99’unun cinsiyetlerimizle alâkası yok. Yaptıklarımızdan giydiklerimize, söylediklerimize, davranışlarımıza varana kadar sahte birer öğretilmiş erkeklik ve öğretilmiş kadınlık yaşıyoruz. Bunlar dil tarafından militaristçe empoze edilen aterkinin kodlamaları, bizi daha rahat güdebilmek için tektipleşmesi. Oyunda bir fotoğraf koreografisi olacaktı ve bu koreorafide insan bedeni katışıksız yani çıplak olacaktı. Sıfır bütçemiz olduğu için de gönüllü fotoğraf oyuncuları aradık. Bu ay içinde yazıp yönettiği Kam adlı bir oyun çıkaran çok yetenekli genç bir tiyatrocu ve koreograf olan Can Bora’yla üzerine çalıştık. Halime Hanımın (Güner) Uçan Süpürge’de ilanımızı kullanmasının beş kadın gönüllüyü bulmamıza çok katkısı oldu. İlanda açıkça belirtilmesine rağmen görüşmelerde çıplaklık nedeniyle pek çok vazgeçme oldu. Enteresan olanı, geleceğini belirten beş kadın geldi ama üç yedeği olan erkeklerin çoğu gelmedi ve çalışma günü telefonlarını kapattı. Bütçemiz yoktu, stüdyo, ekip ve  ekipmanı bir daha ayarlama şansımız da. Ben ve dramaturglarımızdan biri soyunup, koreografiye adapte olmaya çalışarak fotoğraf oyunculuğunu da yaptık,” diyor Atak.


Merheba’nın gösterimi sürerken Atak ve Erdoğan, şimdilik adı “aslında..?/Kadın Kırımı” olan yeni bir oyun üzerinde çalışıyorlar.

Ses, Söz Ve Dil Üzerine Bir Oyun: "Merheba"

Mehmet Atak'tan Çerçi Sanat'a bir haber var. Bize gönderdiği e-postayı sizlerle paylaşıyoruz:

ses, söz ve dil üzerine bir oyun: “merheba”
“hiç bir anadil masum değildir. medeniyet denilen, yazıyla başlatılan dönemde, aile biçimleri de dille paralel gelişir ve tabii fallokrasi de. tüm anadiller feci şekilde ataerkil ve türcü ötekileştirme ihtiva eder, yani feci halde babadırlar.”




Mustafa Sütlaş

İstanbul - BİA Haber Merkezi
05 Şubat 2015, Perşembe 

dilimiz olmasaydı?-“yok! susturulduk...”elimiz olmasaydı?“yok! kesildi, koparıldı..”“merheba”  “merhaba” değil! “merheba!”“merhaba” sözcüğünün farsça olduğu ve “benden sana zarar gelmez” anlamı taşıdığı kafamın bir yanlarına yazılmış. “benden sana zarar gelmez!”


gerçekten mi diye sorgulamak gerekir belki de her merhabayı. ya da böyle bir mutlaklığın olmadığını da bir olasılık olarak düşünmek, dikkâte almak.


insanların her türlü ilişkisi sorgulanmalı çünkü. ezberler, alışkanlıklar, çıkar ve nihayetinde de erk kullanmak ve bir iktidar yaratmak her ilişkinin taşıdığı risklerin oluşturduğu farklı aşamalar.


yapımı destar tiyatro tarafından üstlenilen ve mehmet atak ve arkadaşlarının sahneye koyduğu  “merheba” öncelikle bunun bir örneği.


merheba aralarında ferdinand de saussure, ludwig wittgenstein, theodor w. adorno, jacques lacan, juan-david nasio, jacques derrida, gilles deleuze, jean-françois lyotard, michel foucault, johan huizinga, margaret mead, xiaolan lei, alleen pace nilsen, jean bethke elshtain, richard lance keeble, rosina lippi-green, thierry nazzi, frantz fanon, muhyiddin şekur, hannah arendt, guy michaud, ivan ıllich, muhyiddin ibn arabi,jean baudrillard, claude lévi-strauss, nathalie sarraute, alain robbe-grillet, roland barthes, samuel beckett, jacques mehler, josiane bertoncini, david. laing, john mack, ece ayhan, ulus baker, ali akay,pınar selek, kürşat bumin, gündüz vassaf, fatmagül berktay, nuri pakdil,sevim burak, heiner müller gibi çok sayıda, düşünür, akademisyen, siyasetçi, şair ve yazardan alınan çok sayıda metinden oluşmuş ve varlığın ve yokluğun tartışıldığı bir kolaj;  dahası bu kolajın hülâsasının tiyatroya dönüşmüş şekli.


ama ana metinler irfan güler ve pepa baamonde’nin türkçeye çevirdikleri galisya’lı (ispanya’nın bölgelerinden birisi) yazar sèchu sende’nin “rüyalarımda bile dilimi kaybetmeyeceğim” adlı kitabındaki “pusula iğnesi” ve “galisyanca konuşmaya başlamak için pratik bilgiler” adlı öyküleriyle aslı erdoğan’ın “hayatın sessizliğinde” kitabından fatma onat’ın yaptığı serbest bir uyarlama.

bu uyarlamanın görünür izlenir hale gelmesi için de elliden fa
zla insan emek dökmüş. bu yönüyle de bir imecenin ürünü.

şunu da ekleyelim ki “merheba” sevgili mirza metin’in tasarladığı “dil ve anadil üzerine” dört oyunun bir bütün oluşturacağı bir çalışmanın ilk aşaması ya da bölümü.


“dil ve temas”



“merheba” bir deneme herşeyden önce! hem de her anlamda...


yalnız ele aldığı konuyu değil, sahne üzerinde gösterdiğiyle de tiyatronun ne olduğuna dair ezberleri de bozan bir deneme. özellikle de izleyenine, alıcısına ve sahnenin bu tarafında da olsa kendini o oyunun içinde sayan herkesle “temas” etmeye ve bu temasın sonuçlarını anlamaya çalışan bir deneme!


yıllar önce çiaç (çocuklar için adalet çağrıcıları) adı altında oluşturduğu platforma katıldığım sırada daha yakından tanıdığım, bir göz de sen ol, cumartesi anneleri, tmk mağduru çocuklar için oluşturulan sosyal çalışmalardan bildiğim sevgili mehmet atak tarafından yönetilen merheba uzun bir çalışma ve hazırlık sürecinin içinden çıkıp geliyor karşımıza. özellikle “dil / anadil” konusundaki düşünceleri görünür hale getirmek ve tartışmak istediğini vurguluyor mehmet atak ve kendi bakışını şöyle ortaya koyuyor:


“dil öteden beri ama özellikle modernist ulus devletler döneminde birincil argüman olmuş, temel zamk olarak görülmüştür. militarist tek tipleştirme içinde de tek millet, tek bayrak argümanlarının da önündedir tek dil. egemen olanın ana ya da kısmen inşa edilmiş dili diğer ana dillere tahakküm eder, onları entegre edip unutturmaya çalışır. bu genel tektipleştirip böylece merkezden gütmenin temel ülküsüdür.... türkiye’de de türkçe dışındaki dillere kamusal alanda yasak politikası, dönem dönem çok ağır baskılarla güdüldü. tüm etnisiteler dil baskısı görmüştür ama özellikle sscb’nin yıkılışından sonra yeni tehlike olarak yaratılan kürtler son 30 senedir daha sistemli ve ağır baskı görmüştür. bu sapına kadar militarist bir tutumdur. ana dil mücadelesi haklı bir mücadeledir ama kendi ana dilini merkeze aldığında yine bir hiyerarşi kurup militaristleşir, mücadele ettiğin egemenin yöntemini taklit etmeye başlarsın. evet, hiç bir anadil masum değildir. medeniyet denilen, yazıyla başlatılan dönemde, aile biçimleri de dille paralel gelişir ve tabii fallokrasi de. tüm anadiller feci şekilde ataerkil ve türcü ötekileştirme ihtiva eder, yani feci halde babadırlar. baba dil dense daha isabetli olurmuş.”


belki de baştan vurgulamak gerekir: “bu oyun ve umulan ‘temas’ herkes için değil!”ama “temas edebileceği ve ettiği” herkes için olduğu tartışmasız bir gerçeklik.


dili, iktidarı, eylemi, eylemsizliği, sanatı ve sanatın işlevini, tiyatroyu ve yazılan her şeyi sorgulayan, bunlar üzerinden “yeni”ye, “başka”ya, “öteki”ye varmak isteyenler için bir oyun. hem de “oyun”unun yalnız sahne üzerinde olanıyla sınırlı olmayan, yaşamın içindeki her boyutunu ortaya koyan bir “atraksiyon” ya da “enstelasyon”.


insan bedeni, inların dili gibi “mutlak” saydığımız tüm enstrümanlarla oynanan bir oyun.


bu yanıyla bir “oyun” değil bir “gerçeklik” aslında.


bir saati aşkın sürede “karanlık bir salonda ve sahnede” aslında kendi içimize bakmamızı bize söyleyen ve eğer bunu yaparsak içine dahil olduğunuz bir gerçeklik.



tiyatro, yaptığı ve yapmadığı



“arınmak” için ve her türlü “yanılsama”yı gerçek sayanlar ve saymaya niyetli olanlar için değil bu bir saatlik performans.


gerçekten de sahnede izlenenle ilgili pek çok görme biçimi söz konusu olabilir. bu da mehmet atak’ın tiyatro yolculuğundan ve geldiği aşamadaki algısı ve ifade biçiminden kaynaklanıyor. o tiyatroyla ilgili her meseleye farklı yerlerden baktığını da şöyle ortaya koyuyor.


“benimle birlikte tiyatro anlayışım da değişiyor. bırak 10-20 sene, ben üç sene önceki, bir seneki önceki mehmet atak’tan farklıyım. burda ve şimdiye izafi genelde şunu söyleyebilirim: gilles deleuze ve felix guattari’nin ‘minör edebiyat’ tanımına hısım ‘minor tiyatro’.


minör edebiyat, minör bir dilin edebiyatı değil, daha ziyade kirlenmiş bir dünyadaki yabancılaşmayla mücadelesinde, mânâ arayışında kendi azınlıklığını inşa etmiş, şahsına münhasır bir ‘öteki’nin majör bir dilde yaptığı edebiyattır.


lineer çizgi postmodernde parçalandı, hallaç pamuğu gibi atıldı. bugün post modern ötesi bir dönemdeyiz. roland barthes’in ‘yazının sıfır düzeyi’nde languge’a dair söylediği dikeylik. yatay, lineer bir tiyatro dili değil, dikey, izdüşümleri, bağlantıları bazen ihsas bile edilmemiş, hamasi dikey parçalardan bile imtina edilmemiş, bağlantıyı son raddede seyircinin dinamiğine bırakan; cümleler, paragraflar, bölümler halinde yürümeyen bir tiyatro.


metni, oyunculuğu vb öne alıp diğer unsurları destek olarak görmeyen, bazen sadece bir ışığın, bir aksesuarın, müziğin başat unsur olduğu, hatta sahnede tek başına ifade unsuru olduğu bir tiyatro. ve plastik sanatlar, müzik, hareket/dans, edebiyat vd ile içiçe geçmiş konsept istediğinde o disiplinleri baş unsur yapmaktan imtina etmeyen bir tiyatro.”


bu yaklaşım ve onun sahne üzerindeki uygulaması bu yüzden de herkese “temas” etmeyebilir gerçekten de. çünkü tiyatro da yaşayan her şey gibi bir kültürün sonucu ve evrimi olanve onu algılayabilecek, anlayabilecek ve ezberlerinin ötesine geçebilecek olanlara ise bir potansiyel ve olanak sunan  bir “olgu ya da ‘var’lık ve ‘varolma’ biçimi”dir.


bir kesim daha için bu oyun gidilesi, izlenesi bir oyun değil; onu da vurguluyor sevgili atak ve burada da insana olan saygısını ve sevgisini de ortaya koyuyor: orada anlatılanları görüp hissedince, çok önce ya da yeni yaşadıklarını, belki de hep yaşadıklarını, yeniden yaşayacak olan ve bunun travmasıyla ve acısıyla baş edemeyecek ya da bundan zorlanacaklar için de olmadığını söylüyor. çünkü yaşamda atılanlar kadar atılamayan çığlıklar da insandan geldiği için önemlidir.


tabii bir de “hesaplaşma” ve bundan yola çıkarak bir “tepki” örgütlemek isteyenler için de bir fırsat değil, çünkü o tiyatroyla “devrim” yapılamayacağını da biliyor ve vurguluyor.


tüm bu bakımlardan “merheba” olağandan ve olandan farklı bir düşünceye, ya da bakışa geçiş yapmak için bir fırsat, bir olanak!...



dil ne için var? ses ne için?



dil ile sesin, dilsizlik ile sessizliğin sonuçlarının nereye kadar ulaşacağını görmek, anlamak için bir fırsat ve olanak. cinsin ve cins kimliğin bunları ne kadar ve nasıl farklı kıldığını kavramak için bir fırsat ve olanak.

daha önce sıkça vurguladığım bir gerçekliğin burada da fark edilip sergilenmesi hoşuma gitti.


kadınla erkeği farklı kılan, sesi duyduğu kadar sessizliği duyması ve bunu bir ifade aracı ve yolu olarak kullanmasıdır. dahası sesin sözden önce geldiği gerçeğinin de farkındadır ve seslerle konuşur. “çığlık” üzerine düşünüldüğünde onun anlamlarının çokluğu pek çok dilde en çok anlamı olan sözcükten çok daha fazla anlamı etmesi bunun en doğrudan kanıtıdır. yine bir başka unsur, dili kullanma ve konuşma biçimidir. erkekler ne kadar bitmiş ve kesinlik belirten cümleler kurarsa, kadınlar da bir o kadar bitmemiş cümleler kurarlar ve sorular sorarlar. çünkü yaşam süreğendir ve yaratan sorulardır. benzer biçimde, söz birliği, bağlantı ve bütünlüğü olmayan söyleyişler, benim “demece” demeyi yeğlediğim ifade biçimleri, kurallı ve öznesi, tümleci yüklemi yerinde düzgün cümlelerden çok daha fazlasını anlatır herkese. bu gelişmişlik farkıdır ve insanın bir cins kimliğinin içine sığamayacağının da kanıtıdır.


birbirilerimizin gerçeğini tanımak, tanışmak, yüzleşmek için de bir fırsat. bu fırsatlar ve olanaklar dilden sese, sesten dile gidilen süreçte türkçe, kürtçe, galisyanca, ama asılolarak seslerle ve sessizlikle izleyenlere sağlanıyor... ve de oynayarak...


insan hep oynuyor. yaşarken de oynuyor, yaparken de oynuyor.


oynayan insanın oyunuyla kendisini yüzleştirmek için bir oyun “merheba”.


gidin, görün, bir de siz tanışın ve tartışın, kendinizle ve kendi gerçeğinizle.


soruyu yeniden sorayım:


dilimiz olmasaydı?


- “var! konuşuyoruz ve konuşmalıyız...”


elimiz olmasaydı?

- “var! yapıyor, yaratıyor ve yaşatıyoruz!”


“merheba, merheba, merheba”


ya da merhaba!..  (ms/hk) 



***


not: oyun 5 - 12 - 19 - 26 şubat tarihlerinde şermola performans’ta sahneleniyor.bilgi: sermolaperformans.com


Haberi buradan da okuyabilirsiniz: http://www.bianet.org/bianet/sanat/162072-ses-soz-ve-dil-uzerine-bir-dyun-merheba

Çerçi Sanat'ın "Tiyatro Özel" 4. Sayısı Çıktı!

Kapak tasarımı: Özgür Şahin, Ahmet Coka

Çerçi Sanat'ın "Tiyatro Özel" 4. sayısı çıktı! Daha en başta derginin kolektif olacağını belirtmiştik. Bu sayımızın koordinatörlüğünü kurucularımızdan Özlem Şan yaptı. Dergimizin yazarlarından Tülay Akyol ve bu sayı için özel olarak tiyatro yazıları kaleme alan yazarlarımızın katkılarıyla sadece zevkle okunmalık değil arşivlik bir sayıyla karşınızdayız.

Öncelikle editörden yazımıza göz atmanızı öneririz. Gündemin kanayan yarasına parmak basan ve iktidar-sanat ilişkisini irdeleyen satırlarda kaybolmamak elde değil: http://cercisanat.com/dergi/4

"Bu dergiyi, cehennem gibi bir dünyanın cehennem gibi bir yaz günü sana ulaştırmaya çalışıyorsak elbet bizim de büyük travmalarımız var demektir."

Günebakan Konumuz: Tiyatro

Bu sayımızda tiyatro hakkında çok zengin içerikler sizi bekliyor.

"Komedi ve Komedinin Sahnede Temsili", Tülay Akyol: http://cercisanat.com/dergi/4/komedi-ve-komedinin-sahnede-temsili

"Gerçek/Sanat/Tiyatro", Ali Kırkar: http://cercisanat.com/dergi/4/gerceksanattiyatro

"Türkiye'de Tiyatro Üzerine Yayıncılık Yapmak", Özlem Şan, Tülay Akyol, Mitos Boyut Yayınları: http://cercisanat.com/dergi/4/turkiyede-tiyatro-uzerine-yayincilik-yapmak

"Radyo Tiyatrosu", Özlem Şan, Başak K. Ertanoğlu: http://cercisanat.com/dergi/4/radyo-tiyatrosu

"Çok Mutsuz Çocuk Var!", Ezgi Erdoğan: http://cercisanat.com/dergi/4/cok-mutsuz-cocuk-var

"Üç Kısa Radyo Oyunu", Başak K. Ertanoğlu: http://cercisanat.com/dergi/4/uc-kisa-radyo-oyunu

"Söylemek Yetmez Oynamak Gerek", Hülya Mete: http://cercisanat.com/dergi/4/soylemek-yetmez-oynamak-gerek

"Oyunu Oynamadan Oynamak," Başak K. Ertanoğlu: http://cercisanat.com/dergi/4/oyunu-oynamadan-oynamak

"Beyaz Yüzlü İnsanlar; Pantomim Sanatı", Pınar Alev: http://cercisanat.com/dergi/4/beyaz-yuzlu-insanlar-pantomim-sanati

"Gelenekselle Bağımız Üzerine Lafızlar", Ayşe Selen: http://cercisanat.com/dergi/4/gelenekselle-bagimiz-uzerine-lafizlar

"Tiyatro Beyaz Yakalılar İçin Neden Önemli?" Tuğçe Ayteş: http://cercisanat.com/dergi/4/tiyatro-beyaz-yakalilar-icin-neden-onemli

"Tiyatroda Çokkültürlülük, Çokkültürcülük, Polikültürcülük", Fırat Güllü: http://cercisanat.com/dergi/4/tiyatroda-cokkulturluluk-cokkulturculuk-polikulturculuk

"Ne vedalar var, üzülme o kadar (bir tiyatro yazısı)", Murat Mahmutyazıcıoğlu: http://cercisanat.com/dergi/4/ne-vedalar-var-uzulme-o-kadar-bir-tiyatro-yazisi

"Sultan ve Şair Üzerine", Özlem Şan, Tülay Akyol, Ayfer Feriha Nujen, Sema Kaygusuz: http://cercisanat.com/dergi/4/sultan-ve-sair-uzerine

"Bir Tiyatro Şöleni: İstanbul Efendisi", Nilay Uslu: http://cercisanat.com/dergi/4/bir-tiyatro-soleni-istanbul-efendisi

"İstanbul Amatör Tiyatrolar Platformu", Fikri Buber: http://cercisanat.com/dergi/4/istanbul-amator-tiyatrolar-platformu-iatp

Daha başka neler var?

Günebakan dışındaki bölümlerimiz de yine dopdolu elbette.

Ramazan Parladar "2000 Sonrası Fanzinler Üzerine Küçük Bir Değerlendirme ve İki Fanzin", Ayfer Feriha Nujen "İçindeki Şairle Oynayan Bir Romancı", Şengül Can "Bir İz Sürücü Olarak Nalan Barbarosoğlu" incelemeleriyle; Özlem Şan "Tıp", Bekir Abin "Arzu", Tuğçe Ayteş "Yok Hücre", Ruhşen Doğan Nar "İşte Karşınızda Filiz", Nedim Tekerek "Tuhaf Bir Hikaye", Erinç Durlanık "Calipolis" öyküleriyle; Serdar Solkun "K'arar", Yusuf Turhallı "Taş Avlu", İlker Filiz "Çünkü Dağın Ağrıdığı Tek Ülke Burası", Erkan Karakiraz "Nokta", Ali Kırkar "Soru" şiirleriyle ve Şenol Uysal Rojen Barnas'ın Nasname (Kimlik) şiirinin çevirisiyle sizlerle buluşuyor.

Çerçi Sanat'ı evde veya tatilde, sabah veya akşam, her an doya doya okuyabilirsiniz.

Bugün Dünya Tiyatrolar Günü!


Bugün 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü. Dünyanın 48 ülkesinde her yıl etkinliklerle kutlanan tiyatro günü ülkemizde de Şehir ve Devlet Tiyatroları ile çeşitli bağımsız grupların ücretsiz gösterimleriyle kutlanıyor.

A. M. Julien adında bir Fransız tiyatro adamının ilk kez 1957’de Paris’te düzenlediği ‘Theatre Des Nationes’ (Uluslar Tiyatrosu) adıyla başlattığı festival geleneği, dünyanın bir çok yerinden gelen tiyatro etkinliklerini bir araya getirmeyi amaçlıyordu. Daha sonraki yıllarda dans ve operanın da eklendiği festival çok büyük ilgi gördü.

1947 yılında İngiliz oyun yazarı ve eleştirmeni J. B. Priestley başkanlığında kurulan Uluslararası Tiyatro Enstitüsü dünya üzerinde 48 ülkede temsilcilikler oluşturmak üzere örgütlenmeyi sağladı. 1962 yılında üye ülkelerce kutlanmak üzere bir tiyatro günü belirlemeye karar verdi ve bu günü Uluslar Tiyatrosunun açılış tarihi olan 27 Mart olarak kabul etti. Ülkemiz de 1978'den bu yana bu örgütlenmenin içerisinde yer alıyor ve 27 Mart’ı Dünya Tiyatrolar Günü olarak  kutluyor.

Enstitü aynı zamanda 1962 yılından itibaren her yıl dünyaca tanınmış bir tiyatro adamının kaleme aldığı bir bildiri yayınlamaya başladı. Bu bildiriler 27 Mart’ı kutlayan tüm ülkelerde gösterimler öncesi sahnelerde, televizyon kanallarında ve radyolarda okunuyordu. 1977 yılında enstitü her ülkenin kendi bakış açıları  ile ulusal bildirilerini de yazmasına karar verdi. Türkiye’de 1978 yılında ilk Ulusal Tiyatro Bildirisini Muhsin Ertuğrul yazdı.

Bu yıl da 2014 Dünya Tiyatrolar Günü Bildirisini Güney Afrikalı oyun yazarı ve yönetmen Brett Bailey, Türkiye’de ise 2014 Ulusal Alternatif Tiyatro Bildirisini Yücel Erten yazdı.

Bizler de Çerçi Sanat olarak bu iki bildiriyi sizlerle paylaşmak istedik. Herkesin Dünya Tiyatrolar Günü kutlu olsun.

2014 DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ ULUSLARARASI BİLDİRİSİ


 Nerede bir insan topluluğu varsa, orada önlenemez bir Performans Ruhu açığa çıkar.

İnsanlar ufacık köylerde ağaçların altında, koskocaman şehirlerde gelişkin teknolojinin eseri sahnelerde, okul salonlarında, arazilerde, tapınaklarda, gecekondu mahallelerinde, şehrin göbeğinde, halkevlerinde, yoksul mahallelerin bodrumlarında, insanlık halinin o karmaşık durumunun, çeşitliliğimizin, kırılganlığımızın bir ifadesi olarak, bedenle, nefesle, sesle yarattığımız gelip geçici teatral dünyalarda yakınlaşırlar birbirleriyle.

Bir araya geliyoruz çünkü ağlayıp hatırlayacağız, güleceğiz ve dalıp gideceğiz düşüncelere, öğreneceğiz ve tasvip edeceğiz, hayaller kuracağız. Teknik hünerimize şaşırtırken tanrılar bedenlenecek cismimizde. Güzelliği, şefkati ve canavarlığı yaratmaya yeter olmamızın ortak nefesini yakalayacağız. Bir araya geleceğiz çünkü canımıza can katıp gücümüzü toplayacağız. Farklı kültürlerimizin zenginliklerini kutlayıp bizi bölen sınırları sileceğiz.

Nerede bir insan topluluğu varsa, orada önlenemez bir Performans Ruhu açığa çıkar. Bir arada bulunmaktan doğar, birinden öbürüne değişen geleneklerimizin maskelerini takar, kıyafetlerini giyer. Dillerimizi, ritimlerimizi, beden dillerimizi kendisine mâl ederek kalabalığımızın orta yerinde temiz bir alan açar.

Ve biz, bu kadim ruhla çalışan sanatçılar, bu ruhu yüreğimiz, düşüncemiz ve bedenimiz aracılığıyla yaymaya öylesine zorunluyuzdur ki, gerçekliklerimizi olanca somutluğu ve ışıl ışıl bilinmezliğiyle ortaya koyabilelim.

Ancak, milyonlarca insanın hayatta kalma mücadelesi verdiği, baskıcı rejimlerden ve vahşi kapitalizmden acı çektiği, çatışmalardan ve felaketlerden kaçtığı, özel hayatımızın istihbarat teşkilatları tarafından dinlendiği, sözcüklerimizin saldırgan hükümetler tarafından sansürlendiği, ormanların üzerinden geçilip türlerin yok edildiği, okyanusların zehirlendiği bu çağda asıl soru şudur; neyi ortaya koymaya zorunluyuz?

Güç dengesinin olmadığı, çeşitli baskın düzenlerin bizi tek ulus, tek ırk, tek cinsiyet, tek cinsel tercih, tek din, tek ideoloji, tek kültürel sistemin diğer hepsinden üstün olduğuna inandırmaya çalıştığı bu dünyada sanat alanlarının toplumsal gündemin dışında tutulması gerektiği konusunda ısrarcı olmak ne kadar savunulabilir?

Gösteri mekânlarının ve sahnelerin sanatçısı olan bizler, piyasanın steril taleplerine uyum mu sağlıyoruz yoksa toplumun yüreğinde ve aklında temiz bir yer açabileceğimiz, insanları etrafımıza toplayıp bir taraftan hayran bırakırken diğer taraftan esin ve bilgi kaynağı olabileceğimiz, açık yüreklilik ve ortaklaşmayla dopdolu bir dünya yaratabileceğimiz gücümüzü mü kullanıyoruz?

Brett BAILEY



2014 DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ ALTERNATİF BİLDİRİSİ


Bugün “Dünya Tiyatro Günü”. Yeryüzünün dört bir bucağında şenliklerle kutlanıyor. Bu yurdun sanatçıları olan bizler ise, şenlik düzenlemek bir yana, kaygı ve isyan duygusu içindeyiz.

İktidara hakim zihniyet, ülkemizde sanata topyekûn savaş açmış görünüyor. Gün geçmiyor ki sanat alanlarımız, gerici bir zihniyetin alelacele çırpıştırdığı yıkımcı buyruklarla karşılaşmasın.

Gözdağı, baskı, tehdit, sansür, rant ve yıkım, sanat alanlarımızın ve kurumlarımızın Alikıranbaşkeseni oldu.

Dans belden aşağı, heykel ucube, resim müstehcen, edebiyat sakıncalı, opera lüks, orkestra zulüm, sinema ayıp, tiyatro tehlikeli, kitaplar bomba sayılıyor.

İnsanlığın ortak mirası olan kültürel ve tarihi dokular, saygısız bir talan furyası ile karşı karşıya.

Sanat eğitimi gecekonduya sıkıştırıldı.

Sanat üretilen ve sunulan yapılar ya alışveriş merkezine ya da karakola dönüştürüldü.

Sansür gündelik olay halini aldı.

Sokak sanatçılarına karşı baskı ve taciz, aldı başını yürüdü.

Özel tiyatrolar, koşullu sadakaya bağlandı. Destek fonuna kabul edilemez, çağ gerisi bir ‘ahlaki ve milli değerler’ kapanı kuruldu.

Yerel yönetim tiyatroları belediye memurlarının meşrebine mahkûm edildi.

Adına TÜSAK denilen bir fetva ile cumhuriyetin gözbebeği sanat kurumları için idam fermanı düzenlendi.

Dozerler, TOMAlar, gaz fişekleri, akrepler ve çıyanlar, özgür düşüncenin, bilimin ve sanatın kapısında nümayiş halinde…

Bütün bunlar karşısında, yandaş medya kör ve sağır. Üniversitelerin tiyatro bölümleri kıpırtısız. Kültür Bakanlığı uzman, memur ve danışmanları önünü ilikliyor. Uluslararası Tiyatro Enstitüsü’nün Türkiye Milli Merkezi de tabuttaymışçasına suskun…

Sanat kurumlarımız zaman içinde aşınmış ve yıpranmış olabilir.

Buna yol açan, çağın isteklerine yanıt veremeyen eskimiş yasalar, siyasilerin ve yöneticilerin ihmalleri, orantısız derecede düşük bütçe ve yatırımlar, moral bozucu çifte standart uygulamaları ile asılsız ve orantısız suçlamalardır.

Çok iyi biliyoruz ki, mevcut durumdan sanatçılar da hoşnut değildir. Ve çözüm üretmek için çalışmaktan geri durmamış, emek vermiş, öneriler ortaya koymuşlardır.

Ne var ki iktidardaki zihniyet, bu birikime kulaklarını tıkamıştır. Kurumları onaracak, iyileştirip geliştirecek rasyonel tedbirleri almak yerine, yıkımcılık yolunu; halkın sanat ihtiyacını uygun şekilde karşılamak yerine de, kâr ve rant yolunu seçmiştir.

Biz sanatçılar, ustalarımızdan el aldık. Sanatımızı öğrenirken, insanı görmeyi, insanı sevmeyi öğrendik.

Siyasal rant oyunlarını değil, oyun sevinciyle gönülleri fethetmeyi öğrendik.

Dans ederken; yerçekimine meydan okumayı, insanların bedenine ve ruhuna kanat takmayı öğrendik. Biz bedenimize çelik bir disiplin kazandırmak için parmak ucuna çıkarken, sıçrarken; toplumu yüceltmenin, sıçratmanın düşünü paylaştık.

Çoksesli şarkılarımızı söylerken; kulaklardaki ve zihinlerdeki duvarları yıkmayı öğrendik. Arşe çekmeyi, üflemeyi öğrenirken; insanların yüreğine su serpmeyi, zihnine ışık tutmayı öğrendik.

Biz fırçamızla renkleri türküye ve halaya dönüştürmeyi; ağaç, toprak, taş ve tunca Kybele anamızla Nasreddin babamızı koymayı öğrendik.

Sesimizi, diyaframımızı, kulağımızı, ellerimizi, bedenimizi eğitirken; insanlığın doğrularını savunmak için sesimizi gürleştirmeyi de öğrendik.

Sadece ezber yapmayı öğrenmedik; dar kafalı siyasetçilerin, sömürgenlerin, aymazların ve çıkarcıların ezberini bozmayı da öğrendik.

Orkestralarımız uyum içindeki çoksesliliğin simgesidir.

Sahnelerimiz insanlığın kendisiyle yüzleştiği, tarihiyle ve geleceği ile hesaplaştığı, iyi ile kötüyü ayırt ettiği, önyargılarla savaştığı, aydınlığa ulaşmaya çalıştığı şenlik alanlarıdır.

Sessizliğin içindeki çığlığı, heyecanın barındırdığı dönüşümü, gözyaşının arındırıcı hızını, kahkahanın devrimci gücünü; avuçlarımızda su taşırcasına seyircimizle paylaşırız.

Ama biz sanatçılar yalnızca duygular dünyasının ve ilhamın değil; aynı zamanda aklın, bilginin, bilincin, vicdanın ve emeğin kuracağı, yeni ve güzel bir dünyanın neferleriyiz. Daha uygar bir dünya, kardeşçe ve daha iyi bir yaşam ve daha duyarlı, daha birikimli bir toplum; biz sanatçıların vazgeçilmez düşüdür. Bu yüzden sonunda, divan kurup yasa yapmayı da öğrendik.

Bu bağlamda: Sanat kurumlarımızın yok edilmesi girişimine sonuna kadar karşı çıkacağız! Susmayacağız, çünkü sanatçı son sözü karanlığa bırakmaz!

Şunu söylemek ve savunmak, büyük savaşçı ve büyük sanatkâr Mustafa Kemal’e, cumhuriyetin kurucularına, yurdumuzun sanat öncülerine, bizleri yetiştiren aziz öğretmenlerimize, halkımıza ve tarihe karşı borcumuzdur:

Er ya da geç, yurdumuzda bilim ve sanat özgür, kurumları özerk olacaktır!…

YÜCEL ERTEN

Bertolt Brecht ve Epik Tiyatro

On parmağında onlarca marifet olan bir yazar Bertolt Brecht. Roman yazarı, oyun yazarı, tiyatro yönetmeni, şair ve Marxist. Brecht'in tiyatroları 20. yüzyıla damgasını vururken bugün hala güncelliğini koruyor.

Bertolt Brecht, eserleri ve düşünceleri yüzünden ölümle burun buruna gelmiş, uzun yıllar sürgünde kalmış bir yazar. Hitler iktidara geçtiğinde eserleri sekteye uğrar ve idam korkusuyla doğup büyüdüğü Almanya'yı terk eder. Prag, Zürih ve Paris'te kısa süre kaldıktan sonra bir yazar arkadaşının davetiyle Danimarka'ya yerleşti. Birlikte yaşadıkları evde, Walter Benjamin dahil birçok ünlü konuk ağırladılar. Savaşın yaklaşmasıyla İsveç'te Stockholm'e yerleşir. Ama Hitler Norveç ve Danimarka'yı işgal edince Finlandiya'da Helsinki'ye yerleşerek bir süre ABD vizesinin çıkmasını bekler. Yaşamının son yıllarında Berlin'e geri döner, burada hayata gözlerini yumar. Mezarı halen Berlin'de.

Bertolt Brecht 58 yıla sığdırdığı zorlu yaşamında yazın ve tiyatro tarihinde önemli izler bıraktı. Marxist olan ve komünist olduğunu dile getiren Brecht, eserlerinde diyalektik materyalizmin eleştirel estetiğinin yaratılması üzerine çalıştı.

Epik tiyatro


Bertolt Brecht epik tiyatro, daha sonra kendi adlandıracağı üzere diyalektik tiyatro türünün kurucusudur. Epik tiyatroda adı geçen diğer sanatçılar arasında Vladimir Mayakovsky ve Erwin Piscator da bulunuyor. Epik tiyatro, siyasi bir amaç taşır. Tiyatronun elit sınıf dışında emekçi sınıfa hitap eden, halkın sorunlarını işleyen bir tiyatro olması savunulur.

Brecht'in epik tiyatroda kullandığı en önemli tekniklerden biri Verfremdungseffekt, yani yabancılaştırma efektidir. Bu tekniğin amacı seyirciyi oyundan kopuk hissettirmek, böylece sahnenin kurgusal gerçekliğine gömülmelerini veya karakterle aşırı empati kurmalarını engellemektir. Bunu sağlamak için oyunlarda parçalara ayırma, karşıtlık ve çelişkiden yararlanılır.

Bertolt Brecht'in Üç Kuruşluk Opera adlı eserinden eğlenceli bir sahneyi buradan izleyebilirsiniz (altyazısız):
http://www.youtube.com/watch?v=WFIlTonERS8
* Konu olarak, gelinlik giymiş aktrisin uygun bir koca arayışını ama hiçbir adayı beğenmeyişini anlatıyor. Ona iyi ve düşünceli davranan, yat kat sahibi olan, vb herkese "Nein!" diyor. Ama ona ters davranan, beş parası olmayan adaya "Ja" diyor.

Eserleri


Brecht'in Türkçede basılmış olan eserlerinden bazıları:

- 8 ciltten oluşan Bütün Oyunları
- Bertolt Brecht'ten Öyküler
- Epik Tiyatro
- Beş Paralık Roman (Sevgi Soysal çevirisi ve Walter Benjamin'in sonsözüyle)
- Günlükler 1-2
- Oyun Sanatı ve Dekor
- Radyo Kuramı ve Sinema Üzerine



Çentik Atıyoruz!

Çerçi Sanat'ta farklı isimde bölümlerimiz olduğuna değinmiştik. Örneğin, dosya konularını işlediğimiz Günebakan. Çentik bölümümüzde tanıtım yazıları yer alıyor. Çentik'te edebiyat ve sanat dalları hakkında tanıtıcı bilgiler bulabilirsiniz.

Nelere çentik attık?


Edebiyat: Kitap tanıtımları, Çerçi Sanat'ta önemli bir yer tutuyor. Okuduğunuz, paylaşmak istediğiniz ve okunmasını önemli gördüğünüz kitapları tanıtmak gibisi yok. İlk iki sayımızda yayınlanan kitap tanıtımlarımızı örnek verebiliriz.

Şengül Can, Berna Durmaz'ın Bir Hal Var Sende ve Ercan Kesal'ın Peri Gazozu kitaplarını, Yusuf Turhallı Şener Özmen'in derlediği Uykusu Bölünenler kitabını tanıttı.

Sinema: Klasik ve modern filmler gerek konuları gerek çekim teknikleriyle bize birçok şey anlatıyor, birçok şey katıyor. Dilimiz vardığınca, eleştirinin hakkını vererek inceliyoruz onları.

Gerçek İnan'ın Mavi En Sıcak Renktir filminin tanıtımını okuyabilirsiniz.

Müzik: Dijital müziğin etkisi altında kalmış görünse de müzik albümlerinin hâlâ önemli bir yeri olduğu yadsınamaz.

Bilge Demircan bundan yola çıkarak Sarp Maden'in Durmaksızın ve Tanju Duru'nun Duru Zamanlar albümlerini tanıttı.

Tiyatro: Oyuncularla ve sanatla birebir temas, coşkun duygular tiyatro oyunlarında bizi bekliyor. Özel tiyatroların devam edebilmesi için destek gerekli. Çentik'te tanıtım yaparak katkıda bulunmaya çalışıyoruz.

İlk iki sayıda, Tülay Akyol Sessizlik ve Şekersiz oyunlarını, Nilay Uslu Oyun oyununu tanıttı.

Nelere çentik atmak istiyoruz?


Yukarıda saydığımız dallarda çentik atmaya devam ederken ismimizdeki "sanat" kelimesinin hakkını vermek niyetindeyiz. Bundan sonraki sayılarda dergimizde çok çeşitli sanat dallarına yer vermek istiyoruz.

Resim: Birbirinden değerli sanatçıların sergileri, bu sergilere ev sahipliği yapan galeriler... Hepsi ama hepsi birer çentik atılmayı bekliyor.

Heykel: Heykeltıraşlar sanatlarını birbirinden farklı malzemelerle icra ediyorlar: seramik, metaller, kâğıt... Bize düşen bu çeşitliliği kaleme almak olacak.

Fotoğraf: Tek bir fotoğraf koskoca bir hikâyeyi anlatabilir. Her fotoğrafçının kendine has tarzı ve fotoğraf sergileri çentik bölümünde yer alacak.

Bu kısa yazıya adını sığdıramadığımız enva-i çeşit sanat ve zanaat dalları da dahil elbette.

Ben de çentik atmak istiyorum diyenler için adresimiz: iletisim@cercisanat.com

Çerçi Sanat Yayında!

Çerçi Sanat, edebiyat ve sanat dünyasına yeni bir soluk getiren, internet ortamından yayın yapan, özenli editöryel kontrolden geçirilmiş yazılarıyla dikkat çeken edebiyat dergisi. Ayrıca öykü ve şiirlere özel olarak ilüstratörler tarafından görseller hazırlanır. Kısacası, beş duyuya hitap eden bir dergi!

Çerçi Sanat, kolektif bir dergidir ve tamamen gönüllü bir ekipten oluşur. İsteyen herkes yazı gönderebilir, iletişime geçebilir. Çerçi Sanat'a ulaşabileceğiniz adresler profil bilgilerinde!

Çerçi Sanat'ta hangi yazıları nerede bulabilirsiniz?

* Günebakan, dosya konularını bulabileceğiniz kategori.

* Hallaç deneme, inceleme ve eleştiri yazılarını bulabileceğiniz kategori.

* Çentik tanıtım yazılarını bulabileceğiniz kategori.




Bu kategorilerde edebiyatın yanı sıra elbette müzik, sinema ve tiyatro gibi sanat dalları hakkında yazılar da kendilerine yer buluyor.

Dosya konularında kimler var?

Çerçi Sanat'ın iki sayısı çıktı bile. İlk sayıda Şule Gürbüz, ikinci sayıda Hüseyin Kıran Günebakan konuğu oldu.




Üçüncü sayı hazırlıkları başladı bile. Bu sayının Günebakan konuğu Faruk Duman. Ayrıca yine birbirinden güzel öyküler, şiirler, tanıtımlar, incelemeler ve denemeler sizi bekliyor olacak.

Çerçi Sanat'ta yazılarım nasıl yayımlanabilir?

Çerçi Sanat'ta yazılar yazı işleri ekibi tarafından site kuralları ve metnin kendi içindeki bütünlüğü öncelikli olarak gözden geçirilir. (Ana sayfadan site kurallarına ulaşmanız mümkün.)

Çerçi Sanat'ta benim de katkım olsun derseniz eserlerinizi bekliyoruz!