Ses, Söz Ve Dil Üzerine Bir Oyun: "Merheba"

Mehmet Atak'tan Çerçi Sanat'a bir haber var. Bize gönderdiği e-postayı sizlerle paylaşıyoruz:

ses, söz ve dil üzerine bir oyun: “merheba”
“hiç bir anadil masum değildir. medeniyet denilen, yazıyla başlatılan dönemde, aile biçimleri de dille paralel gelişir ve tabii fallokrasi de. tüm anadiller feci şekilde ataerkil ve türcü ötekileştirme ihtiva eder, yani feci halde babadırlar.”




Mustafa Sütlaş

İstanbul - BİA Haber Merkezi
05 Şubat 2015, Perşembe 

dilimiz olmasaydı?-“yok! susturulduk...”elimiz olmasaydı?“yok! kesildi, koparıldı..”“merheba”  “merhaba” değil! “merheba!”“merhaba” sözcüğünün farsça olduğu ve “benden sana zarar gelmez” anlamı taşıdığı kafamın bir yanlarına yazılmış. “benden sana zarar gelmez!”


gerçekten mi diye sorgulamak gerekir belki de her merhabayı. ya da böyle bir mutlaklığın olmadığını da bir olasılık olarak düşünmek, dikkâte almak.


insanların her türlü ilişkisi sorgulanmalı çünkü. ezberler, alışkanlıklar, çıkar ve nihayetinde de erk kullanmak ve bir iktidar yaratmak her ilişkinin taşıdığı risklerin oluşturduğu farklı aşamalar.


yapımı destar tiyatro tarafından üstlenilen ve mehmet atak ve arkadaşlarının sahneye koyduğu  “merheba” öncelikle bunun bir örneği.


merheba aralarında ferdinand de saussure, ludwig wittgenstein, theodor w. adorno, jacques lacan, juan-david nasio, jacques derrida, gilles deleuze, jean-françois lyotard, michel foucault, johan huizinga, margaret mead, xiaolan lei, alleen pace nilsen, jean bethke elshtain, richard lance keeble, rosina lippi-green, thierry nazzi, frantz fanon, muhyiddin şekur, hannah arendt, guy michaud, ivan ıllich, muhyiddin ibn arabi,jean baudrillard, claude lévi-strauss, nathalie sarraute, alain robbe-grillet, roland barthes, samuel beckett, jacques mehler, josiane bertoncini, david. laing, john mack, ece ayhan, ulus baker, ali akay,pınar selek, kürşat bumin, gündüz vassaf, fatmagül berktay, nuri pakdil,sevim burak, heiner müller gibi çok sayıda, düşünür, akademisyen, siyasetçi, şair ve yazardan alınan çok sayıda metinden oluşmuş ve varlığın ve yokluğun tartışıldığı bir kolaj;  dahası bu kolajın hülâsasının tiyatroya dönüşmüş şekli.


ama ana metinler irfan güler ve pepa baamonde’nin türkçeye çevirdikleri galisya’lı (ispanya’nın bölgelerinden birisi) yazar sèchu sende’nin “rüyalarımda bile dilimi kaybetmeyeceğim” adlı kitabındaki “pusula iğnesi” ve “galisyanca konuşmaya başlamak için pratik bilgiler” adlı öyküleriyle aslı erdoğan’ın “hayatın sessizliğinde” kitabından fatma onat’ın yaptığı serbest bir uyarlama.

bu uyarlamanın görünür izlenir hale gelmesi için de elliden fa
zla insan emek dökmüş. bu yönüyle de bir imecenin ürünü.

şunu da ekleyelim ki “merheba” sevgili mirza metin’in tasarladığı “dil ve anadil üzerine” dört oyunun bir bütün oluşturacağı bir çalışmanın ilk aşaması ya da bölümü.


“dil ve temas”



“merheba” bir deneme herşeyden önce! hem de her anlamda...


yalnız ele aldığı konuyu değil, sahne üzerinde gösterdiğiyle de tiyatronun ne olduğuna dair ezberleri de bozan bir deneme. özellikle de izleyenine, alıcısına ve sahnenin bu tarafında da olsa kendini o oyunun içinde sayan herkesle “temas” etmeye ve bu temasın sonuçlarını anlamaya çalışan bir deneme!


yıllar önce çiaç (çocuklar için adalet çağrıcıları) adı altında oluşturduğu platforma katıldığım sırada daha yakından tanıdığım, bir göz de sen ol, cumartesi anneleri, tmk mağduru çocuklar için oluşturulan sosyal çalışmalardan bildiğim sevgili mehmet atak tarafından yönetilen merheba uzun bir çalışma ve hazırlık sürecinin içinden çıkıp geliyor karşımıza. özellikle “dil / anadil” konusundaki düşünceleri görünür hale getirmek ve tartışmak istediğini vurguluyor mehmet atak ve kendi bakışını şöyle ortaya koyuyor:


“dil öteden beri ama özellikle modernist ulus devletler döneminde birincil argüman olmuş, temel zamk olarak görülmüştür. militarist tek tipleştirme içinde de tek millet, tek bayrak argümanlarının da önündedir tek dil. egemen olanın ana ya da kısmen inşa edilmiş dili diğer ana dillere tahakküm eder, onları entegre edip unutturmaya çalışır. bu genel tektipleştirip böylece merkezden gütmenin temel ülküsüdür.... türkiye’de de türkçe dışındaki dillere kamusal alanda yasak politikası, dönem dönem çok ağır baskılarla güdüldü. tüm etnisiteler dil baskısı görmüştür ama özellikle sscb’nin yıkılışından sonra yeni tehlike olarak yaratılan kürtler son 30 senedir daha sistemli ve ağır baskı görmüştür. bu sapına kadar militarist bir tutumdur. ana dil mücadelesi haklı bir mücadeledir ama kendi ana dilini merkeze aldığında yine bir hiyerarşi kurup militaristleşir, mücadele ettiğin egemenin yöntemini taklit etmeye başlarsın. evet, hiç bir anadil masum değildir. medeniyet denilen, yazıyla başlatılan dönemde, aile biçimleri de dille paralel gelişir ve tabii fallokrasi de. tüm anadiller feci şekilde ataerkil ve türcü ötekileştirme ihtiva eder, yani feci halde babadırlar. baba dil dense daha isabetli olurmuş.”


belki de baştan vurgulamak gerekir: “bu oyun ve umulan ‘temas’ herkes için değil!”ama “temas edebileceği ve ettiği” herkes için olduğu tartışmasız bir gerçeklik.


dili, iktidarı, eylemi, eylemsizliği, sanatı ve sanatın işlevini, tiyatroyu ve yazılan her şeyi sorgulayan, bunlar üzerinden “yeni”ye, “başka”ya, “öteki”ye varmak isteyenler için bir oyun. hem de “oyun”unun yalnız sahne üzerinde olanıyla sınırlı olmayan, yaşamın içindeki her boyutunu ortaya koyan bir “atraksiyon” ya da “enstelasyon”.


insan bedeni, inların dili gibi “mutlak” saydığımız tüm enstrümanlarla oynanan bir oyun.


bu yanıyla bir “oyun” değil bir “gerçeklik” aslında.


bir saati aşkın sürede “karanlık bir salonda ve sahnede” aslında kendi içimize bakmamızı bize söyleyen ve eğer bunu yaparsak içine dahil olduğunuz bir gerçeklik.



tiyatro, yaptığı ve yapmadığı



“arınmak” için ve her türlü “yanılsama”yı gerçek sayanlar ve saymaya niyetli olanlar için değil bu bir saatlik performans.


gerçekten de sahnede izlenenle ilgili pek çok görme biçimi söz konusu olabilir. bu da mehmet atak’ın tiyatro yolculuğundan ve geldiği aşamadaki algısı ve ifade biçiminden kaynaklanıyor. o tiyatroyla ilgili her meseleye farklı yerlerden baktığını da şöyle ortaya koyuyor.


“benimle birlikte tiyatro anlayışım da değişiyor. bırak 10-20 sene, ben üç sene önceki, bir seneki önceki mehmet atak’tan farklıyım. burda ve şimdiye izafi genelde şunu söyleyebilirim: gilles deleuze ve felix guattari’nin ‘minör edebiyat’ tanımına hısım ‘minor tiyatro’.


minör edebiyat, minör bir dilin edebiyatı değil, daha ziyade kirlenmiş bir dünyadaki yabancılaşmayla mücadelesinde, mânâ arayışında kendi azınlıklığını inşa etmiş, şahsına münhasır bir ‘öteki’nin majör bir dilde yaptığı edebiyattır.


lineer çizgi postmodernde parçalandı, hallaç pamuğu gibi atıldı. bugün post modern ötesi bir dönemdeyiz. roland barthes’in ‘yazının sıfır düzeyi’nde languge’a dair söylediği dikeylik. yatay, lineer bir tiyatro dili değil, dikey, izdüşümleri, bağlantıları bazen ihsas bile edilmemiş, hamasi dikey parçalardan bile imtina edilmemiş, bağlantıyı son raddede seyircinin dinamiğine bırakan; cümleler, paragraflar, bölümler halinde yürümeyen bir tiyatro.


metni, oyunculuğu vb öne alıp diğer unsurları destek olarak görmeyen, bazen sadece bir ışığın, bir aksesuarın, müziğin başat unsur olduğu, hatta sahnede tek başına ifade unsuru olduğu bir tiyatro. ve plastik sanatlar, müzik, hareket/dans, edebiyat vd ile içiçe geçmiş konsept istediğinde o disiplinleri baş unsur yapmaktan imtina etmeyen bir tiyatro.”


bu yaklaşım ve onun sahne üzerindeki uygulaması bu yüzden de herkese “temas” etmeyebilir gerçekten de. çünkü tiyatro da yaşayan her şey gibi bir kültürün sonucu ve evrimi olanve onu algılayabilecek, anlayabilecek ve ezberlerinin ötesine geçebilecek olanlara ise bir potansiyel ve olanak sunan  bir “olgu ya da ‘var’lık ve ‘varolma’ biçimi”dir.


bir kesim daha için bu oyun gidilesi, izlenesi bir oyun değil; onu da vurguluyor sevgili atak ve burada da insana olan saygısını ve sevgisini de ortaya koyuyor: orada anlatılanları görüp hissedince, çok önce ya da yeni yaşadıklarını, belki de hep yaşadıklarını, yeniden yaşayacak olan ve bunun travmasıyla ve acısıyla baş edemeyecek ya da bundan zorlanacaklar için de olmadığını söylüyor. çünkü yaşamda atılanlar kadar atılamayan çığlıklar da insandan geldiği için önemlidir.


tabii bir de “hesaplaşma” ve bundan yola çıkarak bir “tepki” örgütlemek isteyenler için de bir fırsat değil, çünkü o tiyatroyla “devrim” yapılamayacağını da biliyor ve vurguluyor.


tüm bu bakımlardan “merheba” olağandan ve olandan farklı bir düşünceye, ya da bakışa geçiş yapmak için bir fırsat, bir olanak!...



dil ne için var? ses ne için?



dil ile sesin, dilsizlik ile sessizliğin sonuçlarının nereye kadar ulaşacağını görmek, anlamak için bir fırsat ve olanak. cinsin ve cins kimliğin bunları ne kadar ve nasıl farklı kıldığını kavramak için bir fırsat ve olanak.

daha önce sıkça vurguladığım bir gerçekliğin burada da fark edilip sergilenmesi hoşuma gitti.


kadınla erkeği farklı kılan, sesi duyduğu kadar sessizliği duyması ve bunu bir ifade aracı ve yolu olarak kullanmasıdır. dahası sesin sözden önce geldiği gerçeğinin de farkındadır ve seslerle konuşur. “çığlık” üzerine düşünüldüğünde onun anlamlarının çokluğu pek çok dilde en çok anlamı olan sözcükten çok daha fazla anlamı etmesi bunun en doğrudan kanıtıdır. yine bir başka unsur, dili kullanma ve konuşma biçimidir. erkekler ne kadar bitmiş ve kesinlik belirten cümleler kurarsa, kadınlar da bir o kadar bitmemiş cümleler kurarlar ve sorular sorarlar. çünkü yaşam süreğendir ve yaratan sorulardır. benzer biçimde, söz birliği, bağlantı ve bütünlüğü olmayan söyleyişler, benim “demece” demeyi yeğlediğim ifade biçimleri, kurallı ve öznesi, tümleci yüklemi yerinde düzgün cümlelerden çok daha fazlasını anlatır herkese. bu gelişmişlik farkıdır ve insanın bir cins kimliğinin içine sığamayacağının da kanıtıdır.


birbirilerimizin gerçeğini tanımak, tanışmak, yüzleşmek için de bir fırsat. bu fırsatlar ve olanaklar dilden sese, sesten dile gidilen süreçte türkçe, kürtçe, galisyanca, ama asılolarak seslerle ve sessizlikle izleyenlere sağlanıyor... ve de oynayarak...


insan hep oynuyor. yaşarken de oynuyor, yaparken de oynuyor.


oynayan insanın oyunuyla kendisini yüzleştirmek için bir oyun “merheba”.


gidin, görün, bir de siz tanışın ve tartışın, kendinizle ve kendi gerçeğinizle.


soruyu yeniden sorayım:


dilimiz olmasaydı?


- “var! konuşuyoruz ve konuşmalıyız...”


elimiz olmasaydı?

- “var! yapıyor, yaratıyor ve yaşatıyoruz!”


“merheba, merheba, merheba”


ya da merhaba!..  (ms/hk) 



***


not: oyun 5 - 12 - 19 - 26 şubat tarihlerinde şermola performans’ta sahneleniyor.bilgi: sermolaperformans.com


Haberi buradan da okuyabilirsiniz: http://www.bianet.org/bianet/sanat/162072-ses-soz-ve-dil-uzerine-bir-dyun-merheba

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme