Tiyatro Türleri

Akropolis'teki tiyatro, Atina.
Çerçi Sanat'ın 4. sayısı tiyatro konulu olacak. Yazılarımız çoktan birikti. Hazırlık aşamasındayız. Siz sayıyı beklerken tiyatro türleri hakkında kısa bir bilgi verelim dedik.

Tiyatro çok uzun ve köklü bir mevzu. Antik Yunan'la birlikte tanımaya başlasak da daha eski çağlarda bulunan maskeler ve benzeri kalıntılar aslında adı konulmasa da tiyatroyla iç içe olduğunu gösteriyor.

Tiyatro Mimarisi

Tiyatro türlerinden önce bir dipnot düşelim. Eski çağlarda mimari güzelliğe amfiyitatrolar da dahil. Antik Yunan'a bakarsak yarım daire şeklindeki oturma yerleri tiyatroya gelen herkesin oyuna yaklaşık aynı mesafede durmasını sağlar. Bu yapılar, iyi bir akustik de sağlarlar. Antik tiyatrolarda dikkatinizi çekebilecek bir özellik de hep en güzel manzaralarda inşa edilmeleridir. (Bunun en güzel deneyimlendiği yerlerden biri Marmaris'te Sedir Adası'ndaki Cedrae Antik Kenti'nin amfitiyatrosudur. O kadar turkuvaz bir denize bakarken oyuna nasıl odaklanılıyordu, merak konusu!) Böylece oyundan sıkılan seyirciler, başka seyircileri rahatsız etmeden manzaranın tadını çıkarabilirler. İleriki çağlarda sahneler arkadan manzara görülmeyecek şekilde inşa edilmeye başlar. En son geldiği noktada da kapalı alanlarda oynanmaya başlar. (Açık hava sahneleri ve hâlâ dün yapılmış gibi ayakta duran Aspendos Tiyatrosu vb örnekler hariç.)

Antik tiyatrolarda sadece seyircilerin değil oyuncuların da olanakları çok. Geniş bir sahnede doğal olanakları kullanmanın yanı sıra seyircileri de oyunun içine katarak (ya da belki seyircilerin içine karışarak) etkileşimli bir oyun çıkartmak mümkün. Modern tiyatroda da teknolojik imkânlardan yararlanılabiliyor. Özellikle ses sistemi ve ışıklandırma oyunları sahnelemede oldukça yardımcı unsurlar.

Mimari hakkında biraz bilgi vermek tiyatro türlerini zihninizde canlandırmanıza yardımcı olacak.

Tiyatro Türleri

Tiyatro türleri, günümüzde oldukça çeşitlense de temel olarak üç türden bahsedebiliriz: Trajedi, dram, komedi. Üç birlik kuralına da değinelim: Olay, yer ve zamanın birliği mevcutsa o tiyatro üç birlik kuralına uyar deriz.

Trajedi: Konusu seçkin kişilerden veya mitolojideki kahramanlardan seçilen bu tiyatroda seyircilerde yoğun, şiddetli hisler uyandırmak amaçlanır. Trajedide gerek dilde, gerek karakterlerde gerekse konularda kusura yer yoktur. Bu tiyatro türünde çok iyi eserler verilmiştir ama halkı anlatmaması ve kesin kurallara tabi olması yönlerinden eleştirilebilir.

Komedi: Temelleri antik tiyatroya dayanan, güldürü ve eleştiri içerikli tiyatro türüdür. Güldürürken eğitmeyi amaçlar. Trajedinin aksine, çirkinlik ve kabalık seyirciye özellikle gösterilir, dilde argodan ve küfürden çekinilmez. Konular günlük hayattan seçilir ve üç birlik kuralına uyar. Karakter, töre, entrika gibi alt türleri bulunur.

Dram: Trajedinin sıkı kuralları var demiştik yukarıda. 19. yüzyılda ortaya çıkan dram, bu kuralları yıktı. Konular günlük hayattan seçilir, olaylar hem komik hem acıklı olabilir, karakterler her kesimdendir. Üç birlik kuralına uyma zorunluluğu bulunmadığı gibi şiir ve düzyazı da iç içe geçebilir. Günümüz tiyatro eserlerine önayak olmuş bir türdür.

Günümüz tiyatrosunda karakterler, yer, zaman, olaylar neredeyse sonsuz bir çeşitlilik gösterebilir.

Dramatik Tiyatro ve Epik Tiyatro Arasındaki Farklar

Bertolt Brecht ve epik tiyatro hakkında daha önce bir yazı yazmıştık. Epik tiyatroda yabancılaştırma yöntemiyle seyirciye bir kurgunun içinde olduğu hatırlatılarak Marksist bir çizgi işlenir. Ama dramatik tiyatro seyirciyi kurguya inandırır. Brecht'in gözünden dramatik tiyatro ve epik tiyatro farklarının bir kısmı:

- Dramatik tiyatroda olaylarla, epik tiyatroda anlatıcıyla seyircinin dikkati dorukta tutulur.
- Dramatik tiyatroda seyirci oyunla iç içedir, epik tiyatroda seyirci gözlemci konumundadır, oyuna "yabancılaştırılır".
- Dramatik tiyatro anlatımla, vurgularla, retorikle iş görür; epik tiyatroda kanıtlar sunulur, diyalektik devrededir.
- Dramatik tiyatroda olay örgüsü oyunun sonu hakkında merak uyandırır, epik tiyatroda oyunun sonundan çok işleyişi önem kazanır.
- Dramatik tiyatro bir bütündür ve doğal olarak gelişir, epik tiyatro düz bir çizgi izlemez, parçalıdır.
- Dramatik tiyatro duygusal, epik tiyatro akılsaldır.

Çerçi Sanat'ın tiyatro sayısını bekleyin, bomba gibi geliyor!

Çerçi Sanat 3. Sayısı İle Sizlerle!

Çerçi Sanat 3. sayısı ile sizlerle! Bu sefer hasret uzun sürdü ama nihayet kavuştuk. Ama inanın beklediğinize değdi.

Faruk Duman söyleşisi, dosya konuları, öyküler, şiirler, denemeler ve tanıtımlarla özenli bir sayı oldu 3. sayımız.

3. sayımıza ve editörden yazımıza buradan ulaşabilirsiniz: http://cercisanat.com/dergi/3

Bu sayıda aşina olduğunuz isimlerin yanı sıra yepyeni isimlerle de tanışma fırsatı bulacaksınız.

3. sayımızda eserleri yayınlanan yazarlarımız (alfabetik sırayla): Tülay Akyol, Fatih Alpyürür, Gökhan Arslan, Rabia Aslan, Emine Aydoğdu, Tuğçe Ayteş, Alper Beşe, Şengül Can, Berna Sitera Değirmen, Bilge Demircan, Naci Fırat, Gerçek İnan, Can Karakuş, Faruk Keskin, Fatih Külahçı, Oğuz Nedirli, Caner Ok, Özlem Şan Özdemir, Yasin Öztürk, Murat Sağlam, Yusuf Turhallı, Serkan Türk.

Elbette öykü ve şiirlerimize ilüstrasyonlarıyla renk katan ilüstratörlerimizi anmadan olmaz: Yunus Kocatepe, Gizem Malkoç, Ayfer Feriha Nujen, Onur Saylam, Burcu Urgut.

Yeni sayımızı sosyal medyada ve blogumuzda paylaşmaya devam edeceğiz. Ama isterseniz şimdiden Faruk Duman röportajıyla başbaşa bırakalım sizi: http://cercisanat.com/dergi/3/faruk-duman-ile-soylesi

İyi okumalar!

Tezer Özlü: Yeryüzüne Dayanabilmek İçin

Daha önce Bilge Karasu'nun çeviri şiirleri yayınlandığında ne kadar mutlu olduğumuzu yazmıştık. Edebiyatımızın ilginç seslerinden biri olan ve 1986 yılında aramızdan ayrılan Tezer Özlü de Yeryüzüne Dayanabilmek İçin derlemesiyle tekrar bizlerle.

Sezer Duru'nun incelikle hazırladığı bu derlemede Tezer Özlü'nün genelde sevdiği yazarlar, dünya sineması, Almanya ve İsviçre hakkındaki değerlendirmeleri ile kendisiyle yapılan ve başkalarıyla yaptığı röportajları bulabilirsiniz.

Kitapta, Tezer Özlü'nün tüm eserlerinde olduğu gibi, doğrudan veya dolaylı olarak Cesare Pavese, Franz Kafka, Fernando Pessoa, Italo Svevo ve Stefan Zweig var. Ayrıca Direnmenin Estetiği'nin yazarı Peter Weiss gibi sürpriz isimlerle röportajlar ve onlar hakkında değerlendirmeler de bulunuyor.

Alman ve dünya sineması, tiyatrosu hakkında değerlendirmelerin ağır bastığı kitapta Stefan Zweig ile ilgili yazı dikkat çekiyor.

Tezer Özlü, bu dünyanın yükünü sırtında taşıdığını hisseden ve bunu sık sık sorgulayan bir yazar. "Yeryüzüne dayanmak" için kendi yöntemini bulmuş ama sağlığı bu yüke daha fazla dayanamamış. Bir de hayatın gidişatından hiç umudu olmayıp kendi yaşamına son veren yazarlar var. Tezer Özlü, çok iyi bildiğimiz örnekleri söylüyor: Walter Benjamin ve Stefan Zweig. Ama burada unutmamak gerekir: Stefan Zweig, eşi Lotte'yle birlikte intihar eder.
Stefan Zweig

Avrupa'nın Hitler döneminde düştüğü durumdan dolayı umutsuzluk ve hayal kırıklığı yaşayan Zweig, 22 Şubat 1942 tarihinde Rio de Janerio'da eşiyle birlikte intihar eder. 3 sene daha dayanabilselerdi Hitler rejiminin yıkılışına şahit olacak ve belki de rahat bir yaşam sürebileceklerdi. Ama baskı rejimi, Yahudiler ve diğer azınlık üzerinde o kadar etkiliydi ki bu durumdan çıkışı, tünelin ucundaki ışığı göremeyecek kadar karanlıktı ortalık. Keşke demeden edemiyoruz; keşke Walter Benjamin, Stefan Zweig ve Lotte Zweig yaşasaydı.

Ne var ki, mevcut duruma hassasiyet de yazarlığın özünden geliyor belki. Tezer Özlü'nün yazılarında da bunu derinlemesine hissedebiliyoruz. Tezer Özlü'nün gördüğü karanlığın aydınlanması, Benjamin ve Zweig'ın şahit olduğu kadar zifiri karanlığa gömülmemek umuduyla kitaptan yazarın yaptığı bir Stefan Zweig alıntısını aktaralım:

"Dünyam yıkılmıştı. Bir yenisini kurmam gerekiyordu. Kendi kendimi çok iyi tanımak zorundaydım. Ayrıca tüm yaşadıklarımdan bir sonuç çıkarmakla da yükümlüydüm. Geriye ne kalmıştı? Birkaç değerli dost. Ve dünyayı kavramışlığın bilinci. Bu denli yitik yılın ardından yeniden sorumluluk ve yeniden cesaret duymak gerekiyordu. İşte bu bir başlangıç, bir çıkış noktası olabilirdi. Birden karar verdim. Büyük bir kenti bıraktım. Salzburg'a yerleştim. Evlendim. Kendimi artık dilediğimce çalışmalarıma verebilirdim" (s. 33-34).

Kitap Düşmanlığı

"Trafodan haberim yok, kitabıma bakarım..."
Entelektüel kelimesinin hafif alaylı bir kısaltması olan "entel", entelektüelliğin neredeyse küfür sayıldığı, edebiyat ve sanat erbabının düzen bozucu olarak görülmekten öteye gitmediği, kitap okuyan insanların bile yer yer tehdit olarak görüldüğü yerlerde genelde küçümseme, aşağılama amaçlı kullanılır.

Entelektüellik aslında geniş bir tanım ama günlük yaşamda yarattığı zorluk açısından, en basit ve en temel "entel" eylemlerden birine, kitap okumaya gösterilen tepkiye, kitap düşmanlığına değinelim.

Çok okuyan kişilerin adeta düşman, risk faktörü görülmesi elbette yeni bir durum değil. Gerek Türkiye'de gerek dünyada kitapların suç unsuru sayılması, yasaklanması, yakılması yüzyıllardan beri devam ediyor. Belli başlı kitaplar mimlenmiş olsa da (mesela Marx'ın Kapital'i) bazen sadece kitap taşımak bile soru işareti sebebidir. (Burada Fahrenheit 451'i önerebiliriz.)

Kitaplar, kitap okuyanlar hep rahatsız edici olmuştur. Kitap okuyan insanların oturmuş olan düzeni bozacağı korkusu, yeni ufuklar açılması ve daha iyi bir dünya için çabalama isteğinin önüne geçer. Neyse ki rengarenk çoksatarlar ve bazı "bağışıklık" kazanmış yazarları okumak övgü sebebi olabilmektedir. Derin bir nefes alabiliriz...

Kitapları okumak satın almaya, birinden ödünç istemeye, önümüze bırakılıverse de okumak isteyip istememize bağlı olsa da başkaları onların uygunsuz olduğuna hükmetme yetkisi bulur. Uygunsuzluk çıtası genelde çok dipte olduğu için yasakların ardı arkası kesilmez. Son zamanlarda yayıncılara, yazarlara ve çevirmenlere açılan davalar, okullarda öğretmenlerin önerdiği kitaplara gelen şikayetler gerçekten üzücü ve endişe verici.

İnternet aleminin ünlü sözlüklerinde "otobüste kitap okuyan artist" tip gibi başlıklara rastlamak bile mümkün. Demek ki kendi halinde kitap okuyan bir insan başkalarının gözüne batan rahatsız edici bir unsur olabiliyor. Hal böyleyken, ne yapacağız? Elbette okumaya devam edeceğiz. Otobüste, evde, sahilde, fırsat bulduğumuz her an her yerde...

Çerçi Sanat'ın üçüncü sayısını hazırlarken kitapların bizi beslediği bilinciyle hem yazarımızın kitaplarını hem de onları destekleyecek teori kitaplarını ve başka edebi eserleri okumaya gayret ettik. Dördüncü ve sonraki sayılarda da bu gayretimizi sürdüreceğiz.

Ve pek tabii ki: Sayılarımızın hazırlık sürecinde sizlerin de desteğinizi bekliyoruz!




Bugün Dünya Tiyatrolar Günü!


Bugün 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü. Dünyanın 48 ülkesinde her yıl etkinliklerle kutlanan tiyatro günü ülkemizde de Şehir ve Devlet Tiyatroları ile çeşitli bağımsız grupların ücretsiz gösterimleriyle kutlanıyor.

A. M. Julien adında bir Fransız tiyatro adamının ilk kez 1957’de Paris’te düzenlediği ‘Theatre Des Nationes’ (Uluslar Tiyatrosu) adıyla başlattığı festival geleneği, dünyanın bir çok yerinden gelen tiyatro etkinliklerini bir araya getirmeyi amaçlıyordu. Daha sonraki yıllarda dans ve operanın da eklendiği festival çok büyük ilgi gördü.

1947 yılında İngiliz oyun yazarı ve eleştirmeni J. B. Priestley başkanlığında kurulan Uluslararası Tiyatro Enstitüsü dünya üzerinde 48 ülkede temsilcilikler oluşturmak üzere örgütlenmeyi sağladı. 1962 yılında üye ülkelerce kutlanmak üzere bir tiyatro günü belirlemeye karar verdi ve bu günü Uluslar Tiyatrosunun açılış tarihi olan 27 Mart olarak kabul etti. Ülkemiz de 1978'den bu yana bu örgütlenmenin içerisinde yer alıyor ve 27 Mart’ı Dünya Tiyatrolar Günü olarak  kutluyor.

Enstitü aynı zamanda 1962 yılından itibaren her yıl dünyaca tanınmış bir tiyatro adamının kaleme aldığı bir bildiri yayınlamaya başladı. Bu bildiriler 27 Mart’ı kutlayan tüm ülkelerde gösterimler öncesi sahnelerde, televizyon kanallarında ve radyolarda okunuyordu. 1977 yılında enstitü her ülkenin kendi bakış açıları  ile ulusal bildirilerini de yazmasına karar verdi. Türkiye’de 1978 yılında ilk Ulusal Tiyatro Bildirisini Muhsin Ertuğrul yazdı.

Bu yıl da 2014 Dünya Tiyatrolar Günü Bildirisini Güney Afrikalı oyun yazarı ve yönetmen Brett Bailey, Türkiye’de ise 2014 Ulusal Alternatif Tiyatro Bildirisini Yücel Erten yazdı.

Bizler de Çerçi Sanat olarak bu iki bildiriyi sizlerle paylaşmak istedik. Herkesin Dünya Tiyatrolar Günü kutlu olsun.

2014 DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ ULUSLARARASI BİLDİRİSİ


 Nerede bir insan topluluğu varsa, orada önlenemez bir Performans Ruhu açığa çıkar.

İnsanlar ufacık köylerde ağaçların altında, koskocaman şehirlerde gelişkin teknolojinin eseri sahnelerde, okul salonlarında, arazilerde, tapınaklarda, gecekondu mahallelerinde, şehrin göbeğinde, halkevlerinde, yoksul mahallelerin bodrumlarında, insanlık halinin o karmaşık durumunun, çeşitliliğimizin, kırılganlığımızın bir ifadesi olarak, bedenle, nefesle, sesle yarattığımız gelip geçici teatral dünyalarda yakınlaşırlar birbirleriyle.

Bir araya geliyoruz çünkü ağlayıp hatırlayacağız, güleceğiz ve dalıp gideceğiz düşüncelere, öğreneceğiz ve tasvip edeceğiz, hayaller kuracağız. Teknik hünerimize şaşırtırken tanrılar bedenlenecek cismimizde. Güzelliği, şefkati ve canavarlığı yaratmaya yeter olmamızın ortak nefesini yakalayacağız. Bir araya geleceğiz çünkü canımıza can katıp gücümüzü toplayacağız. Farklı kültürlerimizin zenginliklerini kutlayıp bizi bölen sınırları sileceğiz.

Nerede bir insan topluluğu varsa, orada önlenemez bir Performans Ruhu açığa çıkar. Bir arada bulunmaktan doğar, birinden öbürüne değişen geleneklerimizin maskelerini takar, kıyafetlerini giyer. Dillerimizi, ritimlerimizi, beden dillerimizi kendisine mâl ederek kalabalığımızın orta yerinde temiz bir alan açar.

Ve biz, bu kadim ruhla çalışan sanatçılar, bu ruhu yüreğimiz, düşüncemiz ve bedenimiz aracılığıyla yaymaya öylesine zorunluyuzdur ki, gerçekliklerimizi olanca somutluğu ve ışıl ışıl bilinmezliğiyle ortaya koyabilelim.

Ancak, milyonlarca insanın hayatta kalma mücadelesi verdiği, baskıcı rejimlerden ve vahşi kapitalizmden acı çektiği, çatışmalardan ve felaketlerden kaçtığı, özel hayatımızın istihbarat teşkilatları tarafından dinlendiği, sözcüklerimizin saldırgan hükümetler tarafından sansürlendiği, ormanların üzerinden geçilip türlerin yok edildiği, okyanusların zehirlendiği bu çağda asıl soru şudur; neyi ortaya koymaya zorunluyuz?

Güç dengesinin olmadığı, çeşitli baskın düzenlerin bizi tek ulus, tek ırk, tek cinsiyet, tek cinsel tercih, tek din, tek ideoloji, tek kültürel sistemin diğer hepsinden üstün olduğuna inandırmaya çalıştığı bu dünyada sanat alanlarının toplumsal gündemin dışında tutulması gerektiği konusunda ısrarcı olmak ne kadar savunulabilir?

Gösteri mekânlarının ve sahnelerin sanatçısı olan bizler, piyasanın steril taleplerine uyum mu sağlıyoruz yoksa toplumun yüreğinde ve aklında temiz bir yer açabileceğimiz, insanları etrafımıza toplayıp bir taraftan hayran bırakırken diğer taraftan esin ve bilgi kaynağı olabileceğimiz, açık yüreklilik ve ortaklaşmayla dopdolu bir dünya yaratabileceğimiz gücümüzü mü kullanıyoruz?

Brett BAILEY



2014 DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ ALTERNATİF BİLDİRİSİ


Bugün “Dünya Tiyatro Günü”. Yeryüzünün dört bir bucağında şenliklerle kutlanıyor. Bu yurdun sanatçıları olan bizler ise, şenlik düzenlemek bir yana, kaygı ve isyan duygusu içindeyiz.

İktidara hakim zihniyet, ülkemizde sanata topyekûn savaş açmış görünüyor. Gün geçmiyor ki sanat alanlarımız, gerici bir zihniyetin alelacele çırpıştırdığı yıkımcı buyruklarla karşılaşmasın.

Gözdağı, baskı, tehdit, sansür, rant ve yıkım, sanat alanlarımızın ve kurumlarımızın Alikıranbaşkeseni oldu.

Dans belden aşağı, heykel ucube, resim müstehcen, edebiyat sakıncalı, opera lüks, orkestra zulüm, sinema ayıp, tiyatro tehlikeli, kitaplar bomba sayılıyor.

İnsanlığın ortak mirası olan kültürel ve tarihi dokular, saygısız bir talan furyası ile karşı karşıya.

Sanat eğitimi gecekonduya sıkıştırıldı.

Sanat üretilen ve sunulan yapılar ya alışveriş merkezine ya da karakola dönüştürüldü.

Sansür gündelik olay halini aldı.

Sokak sanatçılarına karşı baskı ve taciz, aldı başını yürüdü.

Özel tiyatrolar, koşullu sadakaya bağlandı. Destek fonuna kabul edilemez, çağ gerisi bir ‘ahlaki ve milli değerler’ kapanı kuruldu.

Yerel yönetim tiyatroları belediye memurlarının meşrebine mahkûm edildi.

Adına TÜSAK denilen bir fetva ile cumhuriyetin gözbebeği sanat kurumları için idam fermanı düzenlendi.

Dozerler, TOMAlar, gaz fişekleri, akrepler ve çıyanlar, özgür düşüncenin, bilimin ve sanatın kapısında nümayiş halinde…

Bütün bunlar karşısında, yandaş medya kör ve sağır. Üniversitelerin tiyatro bölümleri kıpırtısız. Kültür Bakanlığı uzman, memur ve danışmanları önünü ilikliyor. Uluslararası Tiyatro Enstitüsü’nün Türkiye Milli Merkezi de tabuttaymışçasına suskun…

Sanat kurumlarımız zaman içinde aşınmış ve yıpranmış olabilir.

Buna yol açan, çağın isteklerine yanıt veremeyen eskimiş yasalar, siyasilerin ve yöneticilerin ihmalleri, orantısız derecede düşük bütçe ve yatırımlar, moral bozucu çifte standart uygulamaları ile asılsız ve orantısız suçlamalardır.

Çok iyi biliyoruz ki, mevcut durumdan sanatçılar da hoşnut değildir. Ve çözüm üretmek için çalışmaktan geri durmamış, emek vermiş, öneriler ortaya koymuşlardır.

Ne var ki iktidardaki zihniyet, bu birikime kulaklarını tıkamıştır. Kurumları onaracak, iyileştirip geliştirecek rasyonel tedbirleri almak yerine, yıkımcılık yolunu; halkın sanat ihtiyacını uygun şekilde karşılamak yerine de, kâr ve rant yolunu seçmiştir.

Biz sanatçılar, ustalarımızdan el aldık. Sanatımızı öğrenirken, insanı görmeyi, insanı sevmeyi öğrendik.

Siyasal rant oyunlarını değil, oyun sevinciyle gönülleri fethetmeyi öğrendik.

Dans ederken; yerçekimine meydan okumayı, insanların bedenine ve ruhuna kanat takmayı öğrendik. Biz bedenimize çelik bir disiplin kazandırmak için parmak ucuna çıkarken, sıçrarken; toplumu yüceltmenin, sıçratmanın düşünü paylaştık.

Çoksesli şarkılarımızı söylerken; kulaklardaki ve zihinlerdeki duvarları yıkmayı öğrendik. Arşe çekmeyi, üflemeyi öğrenirken; insanların yüreğine su serpmeyi, zihnine ışık tutmayı öğrendik.

Biz fırçamızla renkleri türküye ve halaya dönüştürmeyi; ağaç, toprak, taş ve tunca Kybele anamızla Nasreddin babamızı koymayı öğrendik.

Sesimizi, diyaframımızı, kulağımızı, ellerimizi, bedenimizi eğitirken; insanlığın doğrularını savunmak için sesimizi gürleştirmeyi de öğrendik.

Sadece ezber yapmayı öğrenmedik; dar kafalı siyasetçilerin, sömürgenlerin, aymazların ve çıkarcıların ezberini bozmayı da öğrendik.

Orkestralarımız uyum içindeki çoksesliliğin simgesidir.

Sahnelerimiz insanlığın kendisiyle yüzleştiği, tarihiyle ve geleceği ile hesaplaştığı, iyi ile kötüyü ayırt ettiği, önyargılarla savaştığı, aydınlığa ulaşmaya çalıştığı şenlik alanlarıdır.

Sessizliğin içindeki çığlığı, heyecanın barındırdığı dönüşümü, gözyaşının arındırıcı hızını, kahkahanın devrimci gücünü; avuçlarımızda su taşırcasına seyircimizle paylaşırız.

Ama biz sanatçılar yalnızca duygular dünyasının ve ilhamın değil; aynı zamanda aklın, bilginin, bilincin, vicdanın ve emeğin kuracağı, yeni ve güzel bir dünyanın neferleriyiz. Daha uygar bir dünya, kardeşçe ve daha iyi bir yaşam ve daha duyarlı, daha birikimli bir toplum; biz sanatçıların vazgeçilmez düşüdür. Bu yüzden sonunda, divan kurup yasa yapmayı da öğrendik.

Bu bağlamda: Sanat kurumlarımızın yok edilmesi girişimine sonuna kadar karşı çıkacağız! Susmayacağız, çünkü sanatçı son sözü karanlığa bırakmaz!

Şunu söylemek ve savunmak, büyük savaşçı ve büyük sanatkâr Mustafa Kemal’e, cumhuriyetin kurucularına, yurdumuzun sanat öncülerine, bizleri yetiştiren aziz öğretmenlerimize, halkımıza ve tarihe karşı borcumuzdur:

Er ya da geç, yurdumuzda bilim ve sanat özgür, kurumları özerk olacaktır!…

YÜCEL ERTEN

Edebiyat ve Sanat Gündemden Sorumlu Mudur?

Başlıkta sorduğumuz soruya peşin peşin cevap verelim: Evet, sorumludur. Hatta ekleyelim. Edebiyat ve sanat özü itibarıyla özgür ve eleştireldir.

Denilebilir ki, hakim düşünceyi savunan iyi eserler de verilebilir. Orta Çağ'da sanatın din etkisi altında veya derebeylerin sponsorluğunda, onların istediği şekilde icra edildiğini gözlemleyebiliriz. Bu dönemde müthiş sanat eserlerinin varlığına şahit olabiliriz. Ama belli temalar altındaki enfes yorumlar sanatçının açtığı ufuklarla bağlantılı değil midir? O sanatçı mevzu bahis zorunluluklar altında olmasaydı daha çeşitli ve daha çarpıcı eserlere imza atmayacak mıydı diye insan düşünmeden edemiyor. (Rönesans da bir nevi böyle doğdu zaten.)

Sansür ve baskı edebiyatçıların ve sanatçıların önündeki en büyük engellerdir. Elbette genel geçer bir çizgide eser veren sanatçılar durumdan rahatsız olmayabilir, geleceğe kalmak gibi bir kaygıları da olmayabilir. Ama insanlık tarihine baktığımızda gidişatı değiştirenlerin, ellerini taşın altına koyan sanatçılardır. Sansür ve baskıyı kabul eden sanatçılar tarihte yitip gitmeyi ve önlerine konulan yaşamı kabul ederler. Kalıcı olanlar, ses çıkaranlardır. Bugün hâlâ Aziz Nesin, Bertolt Brecht gibi isimleri konuşuyorsak bunu bir düşünmemiz gerekli.

Sonuçları ne olursa olsun her yüzyılda, her siyasi ortamda eleştirel kalmayı, sonuçları ne olursa olsun ses çıkarmayı başaran sanatçılar olması umut verici. Yakın tarihimizde edebiyat ve sanata yönelik sansür ve baskı endişe verici ama aşılamaz değil. Mevcut ve gelecek nesillerin daha iyi bir yaşam sürmesi için edebiyat ve sanatın özgürlüğü ve eleştirelliği gerekli.

Muzip Bir Bilim Kurgu Yazarı: Douglas Adams

Bilim kurgu kitapları, iyi yazılmış olanları bilimsel gerçekliklerden beslenirken bizim de hayal gücümüzde yeni kapılar aralar. Hele bir de işin içine mizah girdi mi değmeyin okurun keyfine! Bilim kurgu ve mizah denildiğinde ilk akla gelen isimlerden biri Isaac Asimov ve pek tabii ki Douglas Adams.

The Hitchhikers Guide to the Galaxy (Otostopçunun Galaksi Rehberi) Douglas Adams'ın en ünlü ve en kapsamlı eseri. Altı romandan oluşan eser günümüz bilim kurgusunun en önemli parçalarından biri. Kallavi görüntüsüne rağmen o kadar sayfayı nasıl okuyup bitirdiğinizi fark etmiyorsunuz bile.

Kendi halindeki başkarakter Arthur Dent'in hayatı galaktik bir karayolunun evinden geçirileceğini öğrenmesiyle altüst olur. Başlarda dirense de bir arkadaşının desteğiyle ilginç maceralara atılır ki bunlara evrenin sonundaki restoranda yemek yemek de dahildir. Kitabın en eğlenceli ve en bilindik alıntısı -sürprizbozandan çekinenler lütfen paragrafın devamını okumasın- "42"dir. İnsanların yüzyıllardır merak ettiği bir soru vardır: "Hayatın anlamı nedir?" Bunu öğrenebilmek için dünyanın görüp göreceği en akıllı bilgisayarı icat ederler ve yüzyıllarca cevap beklerler. Sonunda cevap gelir: "42". Herkes büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Ama bilgisayar lafı gediğine koyar: "Önce doğru soruyu sormayı öğrenin!"

Douglas Adams çok yönlü bir yazar. Bilim kurgu ve mizah yazılarının yanı sıra radyo tiyatrosu,  televizyon dizisi ve bilgisayar oyunu da yazdı. Monty Python'da rol aldı, hem de ilk göründüğü sahne ironik bir şekilde 42. Bölüm oldu. Pink Floyd'dan oldukça etkilendi ve eserleri de bu etkiden yararlandı. David Gilmour'la da arkadaşlardı ve Adams'ın 42. doğum gününde Gilmour onun konuk olarak sahne almasını sağladı. Adams, konuk olduğu bu konserde "Brain Damage" ve "Eclipse" şarkılarında gitar çaldı. Radikal ateistti ve radikal kelimesini özellikle vurguluyordu ki insanlar agnostik olup olmadığını sormasınlar. Ayrıca, soyu tükenen canlıları savunan bir doğa aktivistiydi.

Otostopçunun Galaksi Rehberi yapımcıların gözünden elbette kaçmadı ve filmi çekildi. Başrolde, Bilbo Baggins olarak da gördüğümüz ve rahatına düşkün olup maceraya sürüklenme konusunda üstüne olmayan Martin Freeman oynuyor. Filmde Don't Panic (Panik Yok) havlusundan Deep Thought (Derin Düşünce)  bilgisayarına kadar birçok şeyi canlı canlı görme fırsatını elde etsek de kitabın tadını pek aldığımız söylememez.

Douglas Adams çok eski bir yazar değil ama etkisini daha uzun yıllar sürdüreceğini bu etkileyici eserinden anlayabiliyoruz.