Ses, Söz Ve Dil Üzerine Bir Oyun: "Merheba"

Mehmet Atak'tan Çerçi Sanat'a bir haber var. Bize gönderdiği e-postayı sizlerle paylaşıyoruz:

ses, söz ve dil üzerine bir oyun: “merheba”
“hiç bir anadil masum değildir. medeniyet denilen, yazıyla başlatılan dönemde, aile biçimleri de dille paralel gelişir ve tabii fallokrasi de. tüm anadiller feci şekilde ataerkil ve türcü ötekileştirme ihtiva eder, yani feci halde babadırlar.”




Mustafa Sütlaş

İstanbul - BİA Haber Merkezi
05 Şubat 2015, Perşembe 

dilimiz olmasaydı?-“yok! susturulduk...”elimiz olmasaydı?“yok! kesildi, koparıldı..”“merheba”  “merhaba” değil! “merheba!”“merhaba” sözcüğünün farsça olduğu ve “benden sana zarar gelmez” anlamı taşıdığı kafamın bir yanlarına yazılmış. “benden sana zarar gelmez!”


gerçekten mi diye sorgulamak gerekir belki de her merhabayı. ya da böyle bir mutlaklığın olmadığını da bir olasılık olarak düşünmek, dikkâte almak.


insanların her türlü ilişkisi sorgulanmalı çünkü. ezberler, alışkanlıklar, çıkar ve nihayetinde de erk kullanmak ve bir iktidar yaratmak her ilişkinin taşıdığı risklerin oluşturduğu farklı aşamalar.


yapımı destar tiyatro tarafından üstlenilen ve mehmet atak ve arkadaşlarının sahneye koyduğu  “merheba” öncelikle bunun bir örneği.


merheba aralarında ferdinand de saussure, ludwig wittgenstein, theodor w. adorno, jacques lacan, juan-david nasio, jacques derrida, gilles deleuze, jean-françois lyotard, michel foucault, johan huizinga, margaret mead, xiaolan lei, alleen pace nilsen, jean bethke elshtain, richard lance keeble, rosina lippi-green, thierry nazzi, frantz fanon, muhyiddin şekur, hannah arendt, guy michaud, ivan ıllich, muhyiddin ibn arabi,jean baudrillard, claude lévi-strauss, nathalie sarraute, alain robbe-grillet, roland barthes, samuel beckett, jacques mehler, josiane bertoncini, david. laing, john mack, ece ayhan, ulus baker, ali akay,pınar selek, kürşat bumin, gündüz vassaf, fatmagül berktay, nuri pakdil,sevim burak, heiner müller gibi çok sayıda, düşünür, akademisyen, siyasetçi, şair ve yazardan alınan çok sayıda metinden oluşmuş ve varlığın ve yokluğun tartışıldığı bir kolaj;  dahası bu kolajın hülâsasının tiyatroya dönüşmüş şekli.


ama ana metinler irfan güler ve pepa baamonde’nin türkçeye çevirdikleri galisya’lı (ispanya’nın bölgelerinden birisi) yazar sèchu sende’nin “rüyalarımda bile dilimi kaybetmeyeceğim” adlı kitabındaki “pusula iğnesi” ve “galisyanca konuşmaya başlamak için pratik bilgiler” adlı öyküleriyle aslı erdoğan’ın “hayatın sessizliğinde” kitabından fatma onat’ın yaptığı serbest bir uyarlama.

bu uyarlamanın görünür izlenir hale gelmesi için de elliden fa
zla insan emek dökmüş. bu yönüyle de bir imecenin ürünü.

şunu da ekleyelim ki “merheba” sevgili mirza metin’in tasarladığı “dil ve anadil üzerine” dört oyunun bir bütün oluşturacağı bir çalışmanın ilk aşaması ya da bölümü.


“dil ve temas”



“merheba” bir deneme herşeyden önce! hem de her anlamda...


yalnız ele aldığı konuyu değil, sahne üzerinde gösterdiğiyle de tiyatronun ne olduğuna dair ezberleri de bozan bir deneme. özellikle de izleyenine, alıcısına ve sahnenin bu tarafında da olsa kendini o oyunun içinde sayan herkesle “temas” etmeye ve bu temasın sonuçlarını anlamaya çalışan bir deneme!


yıllar önce çiaç (çocuklar için adalet çağrıcıları) adı altında oluşturduğu platforma katıldığım sırada daha yakından tanıdığım, bir göz de sen ol, cumartesi anneleri, tmk mağduru çocuklar için oluşturulan sosyal çalışmalardan bildiğim sevgili mehmet atak tarafından yönetilen merheba uzun bir çalışma ve hazırlık sürecinin içinden çıkıp geliyor karşımıza. özellikle “dil / anadil” konusundaki düşünceleri görünür hale getirmek ve tartışmak istediğini vurguluyor mehmet atak ve kendi bakışını şöyle ortaya koyuyor:


“dil öteden beri ama özellikle modernist ulus devletler döneminde birincil argüman olmuş, temel zamk olarak görülmüştür. militarist tek tipleştirme içinde de tek millet, tek bayrak argümanlarının da önündedir tek dil. egemen olanın ana ya da kısmen inşa edilmiş dili diğer ana dillere tahakküm eder, onları entegre edip unutturmaya çalışır. bu genel tektipleştirip böylece merkezden gütmenin temel ülküsüdür.... türkiye’de de türkçe dışındaki dillere kamusal alanda yasak politikası, dönem dönem çok ağır baskılarla güdüldü. tüm etnisiteler dil baskısı görmüştür ama özellikle sscb’nin yıkılışından sonra yeni tehlike olarak yaratılan kürtler son 30 senedir daha sistemli ve ağır baskı görmüştür. bu sapına kadar militarist bir tutumdur. ana dil mücadelesi haklı bir mücadeledir ama kendi ana dilini merkeze aldığında yine bir hiyerarşi kurup militaristleşir, mücadele ettiğin egemenin yöntemini taklit etmeye başlarsın. evet, hiç bir anadil masum değildir. medeniyet denilen, yazıyla başlatılan dönemde, aile biçimleri de dille paralel gelişir ve tabii fallokrasi de. tüm anadiller feci şekilde ataerkil ve türcü ötekileştirme ihtiva eder, yani feci halde babadırlar. baba dil dense daha isabetli olurmuş.”


belki de baştan vurgulamak gerekir: “bu oyun ve umulan ‘temas’ herkes için değil!”ama “temas edebileceği ve ettiği” herkes için olduğu tartışmasız bir gerçeklik.


dili, iktidarı, eylemi, eylemsizliği, sanatı ve sanatın işlevini, tiyatroyu ve yazılan her şeyi sorgulayan, bunlar üzerinden “yeni”ye, “başka”ya, “öteki”ye varmak isteyenler için bir oyun. hem de “oyun”unun yalnız sahne üzerinde olanıyla sınırlı olmayan, yaşamın içindeki her boyutunu ortaya koyan bir “atraksiyon” ya da “enstelasyon”.


insan bedeni, inların dili gibi “mutlak” saydığımız tüm enstrümanlarla oynanan bir oyun.


bu yanıyla bir “oyun” değil bir “gerçeklik” aslında.


bir saati aşkın sürede “karanlık bir salonda ve sahnede” aslında kendi içimize bakmamızı bize söyleyen ve eğer bunu yaparsak içine dahil olduğunuz bir gerçeklik.



tiyatro, yaptığı ve yapmadığı



“arınmak” için ve her türlü “yanılsama”yı gerçek sayanlar ve saymaya niyetli olanlar için değil bu bir saatlik performans.


gerçekten de sahnede izlenenle ilgili pek çok görme biçimi söz konusu olabilir. bu da mehmet atak’ın tiyatro yolculuğundan ve geldiği aşamadaki algısı ve ifade biçiminden kaynaklanıyor. o tiyatroyla ilgili her meseleye farklı yerlerden baktığını da şöyle ortaya koyuyor.


“benimle birlikte tiyatro anlayışım da değişiyor. bırak 10-20 sene, ben üç sene önceki, bir seneki önceki mehmet atak’tan farklıyım. burda ve şimdiye izafi genelde şunu söyleyebilirim: gilles deleuze ve felix guattari’nin ‘minör edebiyat’ tanımına hısım ‘minor tiyatro’.


minör edebiyat, minör bir dilin edebiyatı değil, daha ziyade kirlenmiş bir dünyadaki yabancılaşmayla mücadelesinde, mânâ arayışında kendi azınlıklığını inşa etmiş, şahsına münhasır bir ‘öteki’nin majör bir dilde yaptığı edebiyattır.


lineer çizgi postmodernde parçalandı, hallaç pamuğu gibi atıldı. bugün post modern ötesi bir dönemdeyiz. roland barthes’in ‘yazının sıfır düzeyi’nde languge’a dair söylediği dikeylik. yatay, lineer bir tiyatro dili değil, dikey, izdüşümleri, bağlantıları bazen ihsas bile edilmemiş, hamasi dikey parçalardan bile imtina edilmemiş, bağlantıyı son raddede seyircinin dinamiğine bırakan; cümleler, paragraflar, bölümler halinde yürümeyen bir tiyatro.


metni, oyunculuğu vb öne alıp diğer unsurları destek olarak görmeyen, bazen sadece bir ışığın, bir aksesuarın, müziğin başat unsur olduğu, hatta sahnede tek başına ifade unsuru olduğu bir tiyatro. ve plastik sanatlar, müzik, hareket/dans, edebiyat vd ile içiçe geçmiş konsept istediğinde o disiplinleri baş unsur yapmaktan imtina etmeyen bir tiyatro.”


bu yaklaşım ve onun sahne üzerindeki uygulaması bu yüzden de herkese “temas” etmeyebilir gerçekten de. çünkü tiyatro da yaşayan her şey gibi bir kültürün sonucu ve evrimi olanve onu algılayabilecek, anlayabilecek ve ezberlerinin ötesine geçebilecek olanlara ise bir potansiyel ve olanak sunan  bir “olgu ya da ‘var’lık ve ‘varolma’ biçimi”dir.


bir kesim daha için bu oyun gidilesi, izlenesi bir oyun değil; onu da vurguluyor sevgili atak ve burada da insana olan saygısını ve sevgisini de ortaya koyuyor: orada anlatılanları görüp hissedince, çok önce ya da yeni yaşadıklarını, belki de hep yaşadıklarını, yeniden yaşayacak olan ve bunun travmasıyla ve acısıyla baş edemeyecek ya da bundan zorlanacaklar için de olmadığını söylüyor. çünkü yaşamda atılanlar kadar atılamayan çığlıklar da insandan geldiği için önemlidir.


tabii bir de “hesaplaşma” ve bundan yola çıkarak bir “tepki” örgütlemek isteyenler için de bir fırsat değil, çünkü o tiyatroyla “devrim” yapılamayacağını da biliyor ve vurguluyor.


tüm bu bakımlardan “merheba” olağandan ve olandan farklı bir düşünceye, ya da bakışa geçiş yapmak için bir fırsat, bir olanak!...



dil ne için var? ses ne için?



dil ile sesin, dilsizlik ile sessizliğin sonuçlarının nereye kadar ulaşacağını görmek, anlamak için bir fırsat ve olanak. cinsin ve cins kimliğin bunları ne kadar ve nasıl farklı kıldığını kavramak için bir fırsat ve olanak.

daha önce sıkça vurguladığım bir gerçekliğin burada da fark edilip sergilenmesi hoşuma gitti.


kadınla erkeği farklı kılan, sesi duyduğu kadar sessizliği duyması ve bunu bir ifade aracı ve yolu olarak kullanmasıdır. dahası sesin sözden önce geldiği gerçeğinin de farkındadır ve seslerle konuşur. “çığlık” üzerine düşünüldüğünde onun anlamlarının çokluğu pek çok dilde en çok anlamı olan sözcükten çok daha fazla anlamı etmesi bunun en doğrudan kanıtıdır. yine bir başka unsur, dili kullanma ve konuşma biçimidir. erkekler ne kadar bitmiş ve kesinlik belirten cümleler kurarsa, kadınlar da bir o kadar bitmemiş cümleler kurarlar ve sorular sorarlar. çünkü yaşam süreğendir ve yaratan sorulardır. benzer biçimde, söz birliği, bağlantı ve bütünlüğü olmayan söyleyişler, benim “demece” demeyi yeğlediğim ifade biçimleri, kurallı ve öznesi, tümleci yüklemi yerinde düzgün cümlelerden çok daha fazlasını anlatır herkese. bu gelişmişlik farkıdır ve insanın bir cins kimliğinin içine sığamayacağının da kanıtıdır.


birbirilerimizin gerçeğini tanımak, tanışmak, yüzleşmek için de bir fırsat. bu fırsatlar ve olanaklar dilden sese, sesten dile gidilen süreçte türkçe, kürtçe, galisyanca, ama asılolarak seslerle ve sessizlikle izleyenlere sağlanıyor... ve de oynayarak...


insan hep oynuyor. yaşarken de oynuyor, yaparken de oynuyor.


oynayan insanın oyunuyla kendisini yüzleştirmek için bir oyun “merheba”.


gidin, görün, bir de siz tanışın ve tartışın, kendinizle ve kendi gerçeğinizle.


soruyu yeniden sorayım:


dilimiz olmasaydı?


- “var! konuşuyoruz ve konuşmalıyız...”


elimiz olmasaydı?

- “var! yapıyor, yaratıyor ve yaşatıyoruz!”


“merheba, merheba, merheba”


ya da merhaba!..  (ms/hk) 



***


not: oyun 5 - 12 - 19 - 26 şubat tarihlerinde şermola performans’ta sahneleniyor.bilgi: sermolaperformans.com


Haberi buradan da okuyabilirsiniz: http://www.bianet.org/bianet/sanat/162072-ses-soz-ve-dil-uzerine-bir-dyun-merheba

Çerçi Sanat'ın 5. Sayısı Yayında!

Çerçi Sanat'ın 5. sayısı yayında! Biraz uzun bir ara verdiğimizin farkındayız. Sizi yeni yılda yeni bir sayıyla buluşturmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Ama sürprizlerimiz bununla kalmayacak elbette. Çerçi'nin yeni sayısı bizler için de yepyeni bir başlangıç olacak. Heyecanımızı şimdilik burada tutup 5. sayımızdan bahsedelim.

http://cercisanat.com/dergi/5

Bu sayıda mutfaktaki yazarlarımızla kadın öykücüleri konu aldık. Herkes birçok okuma yaptı ve yazmak istediği üç kadın öykücüyü tanıttı. Tanıtım dediysek, söyleşileri es geçmeyelim! Kadın öykücü diye bir ayrıma gitmek elbette tartışmalı bir hamle oldu bizim için. Ama nedenlerimiz var. Bunları "Editör"den yazımızda uzun uzadıya anlattık. Mesela şöyle dedik:

"Şimdi böyle bir çalışmaya ne gerek vardı dediğinizi duyabiliyoruz, en azından bazılarının. Fakat biz her sayıda aslında okumak istediğimiz yazarları çalışıyoruz çünkü derginin mutfak kısmında yine biz varız ve dışarıdan yazılar almıyoruz genellikle. Kadın yazarları okumak istedik. Hem de böyle, kadınların olduğu bir sayıda. Metinler üzerinden hareket etmek en doğrusudur diye düşündük. 'Kadınlık', 'kadın yazarlık' kavramı her zaman tartışılacak bir konu. Ve asla bununla ilgili somut bir çözüm de söz konusu değil. Çünkü öznesi edebiyat ve bu zemin ahkâm kesenleri, katı kurallar koyanları asla affetmez."

Bu blog yazısını yazmadan önce sayımızın yeniliği ve güzelliği olan "çevrimiçi söyleşi"lerden bahsetme niyetindeydik. Ama okurlar bu söyleşileri çoktan keşfetti ve bu sayfalar Çerçi Sanat'ın en çok ziyaret edilen sayfalarında yerini aldı. O zaman müjdemizi verelim: Bu söyleşiler gelecek sayılarda artarak devam edecek.

İşte, 5. sayımızda okuyabileceğiniz yazılar...

Dosya konuları:

"Çuvaldızı Kendine İğneyi Başkasına Batıran Öyküler" - Şengül Can: http://cercisanat.com/dergi/5/cuvaldizi-kendine-igneyi-baskasina-batiran-oykuler
"Yersiz Yurtsuz Karakterlerin Öyküleri" - Tuğçe Ayteş: http://cercisanat.com/dergi/5/yersiz-yurtsuz
"Üç Yazar" - Tülay Akyol: http://cercisanat.com/dergi/5/uc-yazar
"Öykünün Cinsiyeti" - Özlem Şan: http://cercisanat.com/dergi/5/oykunun-cinsiyeti

Söyleşi:

"Öykü Buluşmaları Buluşma Öyküleri", Özlem Şan: http://cercisanat.com/dergi/5/oyku-bulusmalari-bulusma-oykuleri

Çevrimiçi Söyleşiler:

"Melek Ekim Yıldız'la Çevrimiçi Söyleşi"- Şengül Can: http://cercisanat.com/dergi/5/melek-ekim-yildizla-cevrimici-soylesi

"Reyhan Yıldırım'la Çevrimiçi Söyleşi" - Şengül Can, Özlem Şan - http://cercisanat.com/dergi/5/reyhan-yildirimla-cevrimici-soylesi

Öykü:

"Hasat" - Fahri Alpyürür: http://cercisanat.com/dergi/5/hasat
"Direniş" - Servet Karaaslan: http://cercisanat.com/dergi/5/direnis-1
"Kaya Kartalı" - Emine Aydoğdu: http://cercisanat.com/dergi/5/kaya-kartali
"Ya Gözlerim Konuşursa" - Nilgün Admeş: http://cercisanat.com/dergi/5/ya-gozlerim-konusursa

Şiir:

"Ekin" - Talita Yaltırık: http://cercisanat.com/dergi/5/ekin
"Bir" - Ali Kırkar: http://cercisanat.com/dergi/5/bir
"Dokunmaya Ağıt" - Doğa Çam: http://cercisanat.com/dergi/5/dokunmaya-agit
"Karsız" - Erkan Karakiraz: http://cercisanat.com/dergi/5/karsiz


Çerçi Sanat'ı her an, her yerde, yemeklerden önce ve sonra, aç ya da tok karnına, güneşli havalarda ve yağmurda bir pencere kenarında okuyabilirsiniz. Önceki sayılara da sitemizden ulaşabilirsiniz.

Çerçi Sanat'ın "Tiyatro Özel" 4. Sayısı Çıktı!

Kapak tasarımı: Özgür Şahin, Ahmet Coka

Çerçi Sanat'ın "Tiyatro Özel" 4. sayısı çıktı! Daha en başta derginin kolektif olacağını belirtmiştik. Bu sayımızın koordinatörlüğünü kurucularımızdan Özlem Şan yaptı. Dergimizin yazarlarından Tülay Akyol ve bu sayı için özel olarak tiyatro yazıları kaleme alan yazarlarımızın katkılarıyla sadece zevkle okunmalık değil arşivlik bir sayıyla karşınızdayız.

Öncelikle editörden yazımıza göz atmanızı öneririz. Gündemin kanayan yarasına parmak basan ve iktidar-sanat ilişkisini irdeleyen satırlarda kaybolmamak elde değil: http://cercisanat.com/dergi/4

"Bu dergiyi, cehennem gibi bir dünyanın cehennem gibi bir yaz günü sana ulaştırmaya çalışıyorsak elbet bizim de büyük travmalarımız var demektir."

Günebakan Konumuz: Tiyatro

Bu sayımızda tiyatro hakkında çok zengin içerikler sizi bekliyor.

"Komedi ve Komedinin Sahnede Temsili", Tülay Akyol: http://cercisanat.com/dergi/4/komedi-ve-komedinin-sahnede-temsili

"Gerçek/Sanat/Tiyatro", Ali Kırkar: http://cercisanat.com/dergi/4/gerceksanattiyatro

"Türkiye'de Tiyatro Üzerine Yayıncılık Yapmak", Özlem Şan, Tülay Akyol, Mitos Boyut Yayınları: http://cercisanat.com/dergi/4/turkiyede-tiyatro-uzerine-yayincilik-yapmak

"Radyo Tiyatrosu", Özlem Şan, Başak K. Ertanoğlu: http://cercisanat.com/dergi/4/radyo-tiyatrosu

"Çok Mutsuz Çocuk Var!", Ezgi Erdoğan: http://cercisanat.com/dergi/4/cok-mutsuz-cocuk-var

"Üç Kısa Radyo Oyunu", Başak K. Ertanoğlu: http://cercisanat.com/dergi/4/uc-kisa-radyo-oyunu

"Söylemek Yetmez Oynamak Gerek", Hülya Mete: http://cercisanat.com/dergi/4/soylemek-yetmez-oynamak-gerek

"Oyunu Oynamadan Oynamak," Başak K. Ertanoğlu: http://cercisanat.com/dergi/4/oyunu-oynamadan-oynamak

"Beyaz Yüzlü İnsanlar; Pantomim Sanatı", Pınar Alev: http://cercisanat.com/dergi/4/beyaz-yuzlu-insanlar-pantomim-sanati

"Gelenekselle Bağımız Üzerine Lafızlar", Ayşe Selen: http://cercisanat.com/dergi/4/gelenekselle-bagimiz-uzerine-lafizlar

"Tiyatro Beyaz Yakalılar İçin Neden Önemli?" Tuğçe Ayteş: http://cercisanat.com/dergi/4/tiyatro-beyaz-yakalilar-icin-neden-onemli

"Tiyatroda Çokkültürlülük, Çokkültürcülük, Polikültürcülük", Fırat Güllü: http://cercisanat.com/dergi/4/tiyatroda-cokkulturluluk-cokkulturculuk-polikulturculuk

"Ne vedalar var, üzülme o kadar (bir tiyatro yazısı)", Murat Mahmutyazıcıoğlu: http://cercisanat.com/dergi/4/ne-vedalar-var-uzulme-o-kadar-bir-tiyatro-yazisi

"Sultan ve Şair Üzerine", Özlem Şan, Tülay Akyol, Ayfer Feriha Nujen, Sema Kaygusuz: http://cercisanat.com/dergi/4/sultan-ve-sair-uzerine

"Bir Tiyatro Şöleni: İstanbul Efendisi", Nilay Uslu: http://cercisanat.com/dergi/4/bir-tiyatro-soleni-istanbul-efendisi

"İstanbul Amatör Tiyatrolar Platformu", Fikri Buber: http://cercisanat.com/dergi/4/istanbul-amator-tiyatrolar-platformu-iatp

Daha başka neler var?

Günebakan dışındaki bölümlerimiz de yine dopdolu elbette.

Ramazan Parladar "2000 Sonrası Fanzinler Üzerine Küçük Bir Değerlendirme ve İki Fanzin", Ayfer Feriha Nujen "İçindeki Şairle Oynayan Bir Romancı", Şengül Can "Bir İz Sürücü Olarak Nalan Barbarosoğlu" incelemeleriyle; Özlem Şan "Tıp", Bekir Abin "Arzu", Tuğçe Ayteş "Yok Hücre", Ruhşen Doğan Nar "İşte Karşınızda Filiz", Nedim Tekerek "Tuhaf Bir Hikaye", Erinç Durlanık "Calipolis" öyküleriyle; Serdar Solkun "K'arar", Yusuf Turhallı "Taş Avlu", İlker Filiz "Çünkü Dağın Ağrıdığı Tek Ülke Burası", Erkan Karakiraz "Nokta", Ali Kırkar "Soru" şiirleriyle ve Şenol Uysal Rojen Barnas'ın Nasname (Kimlik) şiirinin çevirisiyle sizlerle buluşuyor.

Çerçi Sanat'ı evde veya tatilde, sabah veya akşam, her an doya doya okuyabilirsiniz.

Tiyatro Türleri

Akropolis'teki tiyatro, Atina.
Çerçi Sanat'ın 4. sayısı tiyatro konulu olacak. Yazılarımız çoktan birikti. Hazırlık aşamasındayız. Siz sayıyı beklerken tiyatro türleri hakkında kısa bir bilgi verelim dedik.

Tiyatro çok uzun ve köklü bir mevzu. Antik Yunan'la birlikte tanımaya başlasak da daha eski çağlarda bulunan maskeler ve benzeri kalıntılar aslında adı konulmasa da tiyatroyla iç içe olduğunu gösteriyor.

Tiyatro Mimarisi

Tiyatro türlerinden önce bir dipnot düşelim. Eski çağlarda mimari güzelliğe amfiyitatrolar da dahil. Antik Yunan'a bakarsak yarım daire şeklindeki oturma yerleri tiyatroya gelen herkesin oyuna yaklaşık aynı mesafede durmasını sağlar. Bu yapılar, iyi bir akustik de sağlarlar. Antik tiyatrolarda dikkatinizi çekebilecek bir özellik de hep en güzel manzaralarda inşa edilmeleridir. (Bunun en güzel deneyimlendiği yerlerden biri Marmaris'te Sedir Adası'ndaki Cedrae Antik Kenti'nin amfitiyatrosudur. O kadar turkuvaz bir denize bakarken oyuna nasıl odaklanılıyordu, merak konusu!) Böylece oyundan sıkılan seyirciler, başka seyircileri rahatsız etmeden manzaranın tadını çıkarabilirler. İleriki çağlarda sahneler arkadan manzara görülmeyecek şekilde inşa edilmeye başlar. En son geldiği noktada da kapalı alanlarda oynanmaya başlar. (Açık hava sahneleri ve hâlâ dün yapılmış gibi ayakta duran Aspendos Tiyatrosu vb örnekler hariç.)

Antik tiyatrolarda sadece seyircilerin değil oyuncuların da olanakları çok. Geniş bir sahnede doğal olanakları kullanmanın yanı sıra seyircileri de oyunun içine katarak (ya da belki seyircilerin içine karışarak) etkileşimli bir oyun çıkartmak mümkün. Modern tiyatroda da teknolojik imkânlardan yararlanılabiliyor. Özellikle ses sistemi ve ışıklandırma oyunları sahnelemede oldukça yardımcı unsurlar.

Mimari hakkında biraz bilgi vermek tiyatro türlerini zihninizde canlandırmanıza yardımcı olacak.

Tiyatro Türleri

Tiyatro türleri, günümüzde oldukça çeşitlense de temel olarak üç türden bahsedebiliriz: Trajedi, dram, komedi. Üç birlik kuralına da değinelim: Olay, yer ve zamanın birliği mevcutsa o tiyatro üç birlik kuralına uyar deriz.

Trajedi: Konusu seçkin kişilerden veya mitolojideki kahramanlardan seçilen bu tiyatroda seyircilerde yoğun, şiddetli hisler uyandırmak amaçlanır. Trajedide gerek dilde, gerek karakterlerde gerekse konularda kusura yer yoktur. Bu tiyatro türünde çok iyi eserler verilmiştir ama halkı anlatmaması ve kesin kurallara tabi olması yönlerinden eleştirilebilir.

Komedi: Temelleri antik tiyatroya dayanan, güldürü ve eleştiri içerikli tiyatro türüdür. Güldürürken eğitmeyi amaçlar. Trajedinin aksine, çirkinlik ve kabalık seyirciye özellikle gösterilir, dilde argodan ve küfürden çekinilmez. Konular günlük hayattan seçilir ve üç birlik kuralına uyar. Karakter, töre, entrika gibi alt türleri bulunur.

Dram: Trajedinin sıkı kuralları var demiştik yukarıda. 19. yüzyılda ortaya çıkan dram, bu kuralları yıktı. Konular günlük hayattan seçilir, olaylar hem komik hem acıklı olabilir, karakterler her kesimdendir. Üç birlik kuralına uyma zorunluluğu bulunmadığı gibi şiir ve düzyazı da iç içe geçebilir. Günümüz tiyatro eserlerine önayak olmuş bir türdür.

Günümüz tiyatrosunda karakterler, yer, zaman, olaylar neredeyse sonsuz bir çeşitlilik gösterebilir.

Dramatik Tiyatro ve Epik Tiyatro Arasındaki Farklar

Bertolt Brecht ve epik tiyatro hakkında daha önce bir yazı yazmıştık. Epik tiyatroda yabancılaştırma yöntemiyle seyirciye bir kurgunun içinde olduğu hatırlatılarak Marksist bir çizgi işlenir. Ama dramatik tiyatro seyirciyi kurguya inandırır. Brecht'in gözünden dramatik tiyatro ve epik tiyatro farklarının bir kısmı:

- Dramatik tiyatroda olaylarla, epik tiyatroda anlatıcıyla seyircinin dikkati dorukta tutulur.
- Dramatik tiyatroda seyirci oyunla iç içedir, epik tiyatroda seyirci gözlemci konumundadır, oyuna "yabancılaştırılır".
- Dramatik tiyatro anlatımla, vurgularla, retorikle iş görür; epik tiyatroda kanıtlar sunulur, diyalektik devrededir.
- Dramatik tiyatroda olay örgüsü oyunun sonu hakkında merak uyandırır, epik tiyatroda oyunun sonundan çok işleyişi önem kazanır.
- Dramatik tiyatro bir bütündür ve doğal olarak gelişir, epik tiyatro düz bir çizgi izlemez, parçalıdır.
- Dramatik tiyatro duygusal, epik tiyatro akılsaldır.

Çerçi Sanat'ın tiyatro sayısını bekleyin, bomba gibi geliyor!

Çerçi Sanat 3. Sayısı İle Sizlerle!

Çerçi Sanat 3. sayısı ile sizlerle! Bu sefer hasret uzun sürdü ama nihayet kavuştuk. Ama inanın beklediğinize değdi.

Faruk Duman söyleşisi, dosya konuları, öyküler, şiirler, denemeler ve tanıtımlarla özenli bir sayı oldu 3. sayımız.

3. sayımıza ve editörden yazımıza buradan ulaşabilirsiniz: http://cercisanat.com/dergi/3

Bu sayıda aşina olduğunuz isimlerin yanı sıra yepyeni isimlerle de tanışma fırsatı bulacaksınız.

3. sayımızda eserleri yayınlanan yazarlarımız (alfabetik sırayla): Tülay Akyol, Fatih Alpyürür, Gökhan Arslan, Rabia Aslan, Emine Aydoğdu, Tuğçe Ayteş, Alper Beşe, Şengül Can, Berna Sitera Değirmen, Bilge Demircan, Naci Fırat, Gerçek İnan, Can Karakuş, Faruk Keskin, Fatih Külahçı, Oğuz Nedirli, Caner Ok, Özlem Şan Özdemir, Yasin Öztürk, Murat Sağlam, Yusuf Turhallı, Serkan Türk.

Elbette öykü ve şiirlerimize ilüstrasyonlarıyla renk katan ilüstratörlerimizi anmadan olmaz: Yunus Kocatepe, Gizem Malkoç, Ayfer Feriha Nujen, Onur Saylam, Burcu Urgut.

Yeni sayımızı sosyal medyada ve blogumuzda paylaşmaya devam edeceğiz. Ama isterseniz şimdiden Faruk Duman röportajıyla başbaşa bırakalım sizi: http://cercisanat.com/dergi/3/faruk-duman-ile-soylesi

İyi okumalar!

Tezer Özlü: Yeryüzüne Dayanabilmek İçin

Daha önce Bilge Karasu'nun çeviri şiirleri yayınlandığında ne kadar mutlu olduğumuzu yazmıştık. Edebiyatımızın ilginç seslerinden biri olan ve 1986 yılında aramızdan ayrılan Tezer Özlü de Yeryüzüne Dayanabilmek İçin derlemesiyle tekrar bizlerle.

Sezer Duru'nun incelikle hazırladığı bu derlemede Tezer Özlü'nün genelde sevdiği yazarlar, dünya sineması, Almanya ve İsviçre hakkındaki değerlendirmeleri ile kendisiyle yapılan ve başkalarıyla yaptığı röportajları bulabilirsiniz.

Kitapta, Tezer Özlü'nün tüm eserlerinde olduğu gibi, doğrudan veya dolaylı olarak Cesare Pavese, Franz Kafka, Fernando Pessoa, Italo Svevo ve Stefan Zweig var. Ayrıca Direnmenin Estetiği'nin yazarı Peter Weiss gibi sürpriz isimlerle röportajlar ve onlar hakkında değerlendirmeler de bulunuyor.

Alman ve dünya sineması, tiyatrosu hakkında değerlendirmelerin ağır bastığı kitapta Stefan Zweig ile ilgili yazı dikkat çekiyor.

Tezer Özlü, bu dünyanın yükünü sırtında taşıdığını hisseden ve bunu sık sık sorgulayan bir yazar. "Yeryüzüne dayanmak" için kendi yöntemini bulmuş ama sağlığı bu yüke daha fazla dayanamamış. Bir de hayatın gidişatından hiç umudu olmayıp kendi yaşamına son veren yazarlar var. Tezer Özlü, çok iyi bildiğimiz örnekleri söylüyor: Walter Benjamin ve Stefan Zweig. Ama burada unutmamak gerekir: Stefan Zweig, eşi Lotte'yle birlikte intihar eder.
Stefan Zweig

Avrupa'nın Hitler döneminde düştüğü durumdan dolayı umutsuzluk ve hayal kırıklığı yaşayan Zweig, 22 Şubat 1942 tarihinde Rio de Janerio'da eşiyle birlikte intihar eder. 3 sene daha dayanabilselerdi Hitler rejiminin yıkılışına şahit olacak ve belki de rahat bir yaşam sürebileceklerdi. Ama baskı rejimi, Yahudiler ve diğer azınlık üzerinde o kadar etkiliydi ki bu durumdan çıkışı, tünelin ucundaki ışığı göremeyecek kadar karanlıktı ortalık. Keşke demeden edemiyoruz; keşke Walter Benjamin, Stefan Zweig ve Lotte Zweig yaşasaydı.

Ne var ki, mevcut duruma hassasiyet de yazarlığın özünden geliyor belki. Tezer Özlü'nün yazılarında da bunu derinlemesine hissedebiliyoruz. Tezer Özlü'nün gördüğü karanlığın aydınlanması, Benjamin ve Zweig'ın şahit olduğu kadar zifiri karanlığa gömülmemek umuduyla kitaptan yazarın yaptığı bir Stefan Zweig alıntısını aktaralım:

"Dünyam yıkılmıştı. Bir yenisini kurmam gerekiyordu. Kendi kendimi çok iyi tanımak zorundaydım. Ayrıca tüm yaşadıklarımdan bir sonuç çıkarmakla da yükümlüydüm. Geriye ne kalmıştı? Birkaç değerli dost. Ve dünyayı kavramışlığın bilinci. Bu denli yitik yılın ardından yeniden sorumluluk ve yeniden cesaret duymak gerekiyordu. İşte bu bir başlangıç, bir çıkış noktası olabilirdi. Birden karar verdim. Büyük bir kenti bıraktım. Salzburg'a yerleştim. Evlendim. Kendimi artık dilediğimce çalışmalarıma verebilirdim" (s. 33-34).

Kitap Düşmanlığı

"Trafodan haberim yok, kitabıma bakarım..."
Entelektüel kelimesinin hafif alaylı bir kısaltması olan "entel", entelektüelliğin neredeyse küfür sayıldığı, edebiyat ve sanat erbabının düzen bozucu olarak görülmekten öteye gitmediği, kitap okuyan insanların bile yer yer tehdit olarak görüldüğü yerlerde genelde küçümseme, aşağılama amaçlı kullanılır.

Entelektüellik aslında geniş bir tanım ama günlük yaşamda yarattığı zorluk açısından, en basit ve en temel "entel" eylemlerden birine, kitap okumaya gösterilen tepkiye, kitap düşmanlığına değinelim.

Çok okuyan kişilerin adeta düşman, risk faktörü görülmesi elbette yeni bir durum değil. Gerek Türkiye'de gerek dünyada kitapların suç unsuru sayılması, yasaklanması, yakılması yüzyıllardan beri devam ediyor. Belli başlı kitaplar mimlenmiş olsa da (mesela Marx'ın Kapital'i) bazen sadece kitap taşımak bile soru işareti sebebidir. (Burada Fahrenheit 451'i önerebiliriz.)

Kitaplar, kitap okuyanlar hep rahatsız edici olmuştur. Kitap okuyan insanların oturmuş olan düzeni bozacağı korkusu, yeni ufuklar açılması ve daha iyi bir dünya için çabalama isteğinin önüne geçer. Neyse ki rengarenk çoksatarlar ve bazı "bağışıklık" kazanmış yazarları okumak övgü sebebi olabilmektedir. Derin bir nefes alabiliriz...

Kitapları okumak satın almaya, birinden ödünç istemeye, önümüze bırakılıverse de okumak isteyip istememize bağlı olsa da başkaları onların uygunsuz olduğuna hükmetme yetkisi bulur. Uygunsuzluk çıtası genelde çok dipte olduğu için yasakların ardı arkası kesilmez. Son zamanlarda yayıncılara, yazarlara ve çevirmenlere açılan davalar, okullarda öğretmenlerin önerdiği kitaplara gelen şikayetler gerçekten üzücü ve endişe verici.

İnternet aleminin ünlü sözlüklerinde "otobüste kitap okuyan artist" tip gibi başlıklara rastlamak bile mümkün. Demek ki kendi halinde kitap okuyan bir insan başkalarının gözüne batan rahatsız edici bir unsur olabiliyor. Hal böyleyken, ne yapacağız? Elbette okumaya devam edeceğiz. Otobüste, evde, sahilde, fırsat bulduğumuz her an her yerde...

Çerçi Sanat'ın üçüncü sayısını hazırlarken kitapların bizi beslediği bilinciyle hem yazarımızın kitaplarını hem de onları destekleyecek teori kitaplarını ve başka edebi eserleri okumaya gayret ettik. Dördüncü ve sonraki sayılarda da bu gayretimizi sürdüreceğiz.

Ve pek tabii ki: Sayılarımızın hazırlık sürecinde sizlerin de desteğinizi bekliyoruz!